NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE MUSTAFA KEMAL ATATÜRK



      EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR MUSTAFA KEMAL ATATÜRK



      TÜRKİYE GERÇEĞİ



      KORKUNUN ÇIKARCILIĞIN KURNAZLIĞIN EGEMEN OLDUĞU TOPLUMLARDA ONUR ÇİÇEKLERİ DE SOLAR



      TÜRKİYE GERÇEĞİ

      20/9/2008 - KASTAMONU RESİMLERİ

      Kategori: Kastamonu

      KASTAMONU RESİMLERİ























      2 YorumYorum yaz!Bağlantı

      23/8/2008 - KASTAMONU 23-31 AĞUSTOS 1925 ŞAPKA VE KIYAFET İNKİLABI

      Kategori: Kastamonu



      Turkiye'nin cagdaslasmasi surecinde de Kastamonu'nun ayri bir yeri vardir. Ataturk
      23 - 31 Agustos 1925 tarihleri arasinda Kastamonu ve Inebolu'da "Sapka ve KIyafet Inkilabi'ni" baslatmistir

      Büyük halaskârımız ve Mübeccel misafirimiz

      Gazi Mustafa Kemal Paşa hazretleri bugün şehrimizde bulunacaklardır.

      Reis-i cumhur hazretlerini istikbal için tefrik edilen heyetler bugün sekiz otomobil ile vilayet hududuna müteveccihen hareket ettiler. Gazi Paşanın esbâb-ı istirahati için bütün istihzârât ikmal edilmiştir. Dün şehrimize halaskârımızı istikbal için muhtelif kazalardan heyetler gelmiştir.

      Büyük halaskârımız, Türk yurdunu canlandıran gazimiz Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin şehrimizi teşrifleri haberi şehrimizde şatim bir sürur tevlit etmiş ve muhterem misafirimizi istkbal için dünden beri şehrimizde çok büyük bir faaliyet başlamıştır.

      Bir taraftan şehrimizin muhtelif mahallâtında ezcümle Gazi Paşa hazretlerinin geçeceği yerlerde müteaddit zafer tâkları inşa edilmiş ve diğer taraftan Gazinin şehrimizde misafir kala-cakları müddet zarfında istirahatlarını temin için muhtelif cemiyet ve esnaf heyetleri murah-hasları tarafından faaliyette bulunulmuştur. Dün akşam geç vakte ve bugün öğleye kadar yapı-lan faaliyet neticesinde Oluk başı’ndan itibaren Kız Orta Mektebi Köprü üstü, halk Fırkası Caddesi ve Tekke altı’ndan Hükümet dairesine giden yolda bir çok tezyinat icra edilmiş ve Halk Fırkası, Türk Ocağı, Belediye, semerciler esnafı, yemeniciler esnafı Hükümet, Tütün İnhisarı İdaresi vesaire cemiyetlerden olmak üzere bu yol üzerinde on adetten fazla zafer tâkı inşa edilmiştir.

      Bundan başka bu yol üzerindeki mektepler ile evlerden bir çokları çam dalları ve bayraklarla tezyin edilmiştir.

      Muhterem ve Mübeccel misafirimizin Kastamonu’da bulundukları müddet zarfında ikametle-rine tahsis edilen oluk başı’ndaki Terzi Emin Ağa’nın köşkünde ise suret-i mahsusada bir çok tedbir alınmış ve konağın bahçesinde de çiçeklerden mürekkep mükemmel bir kameriye yapılmıştır.

      Konağın mükemmelen tefrişinden başka Gazi hazretlerinin banyo vesaire yapabilmelerini temin için odalardan birisine banyo ve duşlar konulmuştur.

      Velhasıl konakta Gazi Reis-i cumhurumuzun ve dâhi misafirimizin her türlü esbâb-ı istirahatı mükemmelen temin edilmiştir.

      Gazi Paşa hazretlerini istikbal için dünkü nüshamızda yazmış olduğumuz veçhile mebusları-mız Fuat ve Ali Rıza beylerle valimiz Fatin, Halk Fırkası namına Mutemet Hüsnü, vilayet müteşebbis heyetinden gazetemiz imtiyaz sahibi Hamdi, kaza müteşebbis heyetinden Corukzâde Hilmi ve Tatlızâde Emin beyler, Türk ocağından Yusuf Ziya, Burhaneddin ve Hulusi beyler, Muallimler Birliğinden Hacer ve Latife hanımlarla Sabri Cemil, Halit ve Nail beyler, Belediye heyeti ve Ticaret Odası reisi ile Vilayet Encümeni azasından Ahmet ve Sabri, Tayyare Cemiyetinden Reis Lütfi ve almanca muallimi Cemal beyler, matbuattan gazetemiz müdürü Hüsnü ve Cumhuriyet muharriri Zeki Cemal beyler sekiz otomobille Ilgaz Tepesine müteveccihen şehrimizden hareket etmişlerdir.

      İstikbal heyeti Gazi Paşa hazretlerini Kastamonu hududunda karşıladıktan sonra Gazi ile birlikte sür’atle şehrimize avdet edecekler ve ağleb-i ihtimalle ikindiye doğru şehrimizde bulunacaklardır.

      Gazi hazretleri evvela Hükümet konağında bir müddet istirahat ettikten sonra Oluk başı’nda hazırlanan konağa azimet ederek geceyi orada geçireceklerdir.

      Gazimiz ve büyük halaskârımız şerefine yarın akşam Belediye tarafından muhterem misafiri-mizin ikamet buyurdukları Terzi Emin Ağa’nın konağında mükemmel bir ziyafet verilecektir.

      *****************

      Hoş Geldin!

      Hoş geldin Ulu Gazi! Altı aydır senin yolunu gözleyen senin nurlu yüzünü gözleyen hasret-zede Kastamonu şehri bugün sevgilisine kavuşan bir aşık gibi mesut ve handan oldu.

      Erzurum ve Sivas ufuklarında doğarak az zamanda bütün Türkiye vatanını ışıtan, ona hayat ve ruh veren ey muazzam güneş, bugün Kastamonu şehri senin saadetli ve şetaretli şulelerinle aydınlandı.

      Kastamonu seviniyor, gurbetteki annesine kavuşan küçük yavrular gibi şetaret ve saadet içinde gülüyor, Onun nurlar saçan berrak yüzüne bakıp seni öpmek, seni bağrına basmak istiyor.

      Altı yıl evvel bütün Türk vatanı gibi Onun parlak simasını da kaplayan menhus ve kesif bulutlar senin nurlu ve kahhar ellerinle yırtıldı. Kastamonu o halaskâr eli bugün hürmetle öpmek ve onu öpüp başına koymak istiyor.

      Ulu Gazi! Huzuruna kalblerimizden kopup gelen samimi heyecanların, yüksek muhabbetlerin tatlı lerzeleriyle çıkıyor.

      Umulmaz saadetlere birden bire kavuşan hasretzede gözlerimizden sevinç gözyaşları akıtıyor, sinirlerimizde saadetli titreyişler hissediyoruz. Bu heyecan arasında, bu hürmet ve muhabbetli telakki esnasında vukuu tabii olan kusurlarımızı affedin.

      Bakınız, Büyük ve Ulvi Dâhi! Tek bir bakışınız bizim kırk yıllık görüşümüzden daha keskindir. Bu tarihî ve eski şehrin ne sevimli bir şetaret var. Beş altı sene evveline gelinceye kadar hiç güldürülemeyen, zulmün kahredici pençesinde daima halaskârına intizar eden bu elemdide şehir bakınız Gazi hazretleri ne kadar mesut ve ne kadar neşeli; bu neşeyi, bu şetareti ona sen temin ettin. O, bunu unutmayacak. Her hatırayı bîaman bir savletle silen zamanın unutturucu eli bu hâtıraya gelince tevakkuf edecek, beş on asır sonra da Kastamonu’nun aziz halkı senin nâmını bugünkü gibi takdis edecek ve teşrif günün bu şehir için bir yevm-i mahsus olacaktır.

      Büyük Dâhi! Bize pek büyük bir tevazu ile bu saadeti bahşeden Aziz Gazi! Yıllardan beri se-nin azimkar ve mübarek gözlerine bakabilmek, senin sevimli sözlerini işitebilmek, nihayet kurtarıcı ellerini öpebilmek için çırpınan Kastamonu’nun saf, nezih halkı nihayet bu saadete……..

      Sizin huzurunuza bir çok noksanlarla çıktığımızı biliyoruz. Fakat her şeyin derinliğini gören nazarlarınızı kalbimize dikiniz. Göreceksiniz ki Kastamonu her şeyden evvel size kalbini takdim ediyor.

      Hoş geldin Mübeccel Reisimiz. Kastamonu’yu mesut ve bahtiyar ettin.  

                                               
                                                                KASTAMONU NUTKU


      (30 Ağustos 1925)
      Efendiler!

      Meşhudatımın en kıymetli kısmı bu güzel mıntıkanın samimi halkının çok münevver ve çok geniş ve yüksek bir zihniyet sahibi olmalarıdır.İtiraf etmeliyim ki bu seyahatimden evvelki malümatım , meşhudatımın hasıl ettiği kanaatlerden çok başka idi.Muhterem mebuslarınız Ali Rıza Bey , Mehmet Fuat Bey gibi zevat bulunmasaydılar , sizi mümkün olduğu kadar olduğunuzun aksine tanımak için çalışanlar ezhanı teşvişte kim bilir ne kadar ileri gitmeğe muvaffak olacaklardı.Asarı fi’liyesini memnuniyetle görmekte olduğum ali telakkiyatınız bittabi bir anda , bir günde tekevvün edemezdi.Böyle bir iddia serdetmek aynı cehalet olur.Şüphe yok , bu havalinin muhterem halkı esasen medeni tekamülün silsilei tabiyesi üzerinde ilerlemekte idi.Ve ilerlemektedir.Bu gün ben o tekamülün tabii tecelliyatının mesud bir şahidi bulunuyorum.Bu hakikatın aksini ifade ve izah ederek teceddüt hatvelerimizi felce uğratmaya yeltenen sebükmağza , hükümlerini verirken kendi yarım yamalak ilimlerine , çürük mantıklarına , nakafi akıllarına istinat etmiş olduklarına sanip oluyorum.Bu zavallı hodbinler böyle yapacaklarına halkın hissi selimine müracaat etselerdi , ondan feyiz ilham alsalardı , kendilerine bu gün şayanı hande hacil bir vaziyette bırakan bu kadar müstekreh hatalara düşmezlerdi.Fakat hissi selimin ; akıl , mantık ve marifetin fevkinden haizi ehemmiyet olduğunu takdir etmek yalancı alimlerin işine gelmez.

      Arkadaşlar ,
      Milletimizin sağlam bir şuura malik olduğuna , kahramanı olduğu büyük ve fi’li asar ve hadisattan sonra kimsenin şüphe etmeğe hakkı kalmamıştır.Şuur daima ileri ve yeniliğe götürür.Ricat kabul etmez bir haslet olduğuna göre , Türkiye Cumhuriyeti halkı ileriye ve teceddüde uzun hatvelerle yürümeye devam edcektir.Şuura illet tari olmadıkça geriye gitmek veya tevakkuf varidi hatır dahi olamaz.Asırlarden beri masruf menfi cehdü gayretler zaman zaman milleti uykuya daldırmış olmakla beraber milletin şuurunu felce uğratmağa asla muvaffak olamamıştır.Bu hakikat milletin bugün gösterdiği asarı şuur ile kendiliğinden sabittir.Eğer şuurda maluliyet olsaydı onu bugünkü ciadetinde ihya etmek desti kudretten bile muntazam değildir.

      Efendiler ,
      Milletin temayülü hakikisi hilafında zehaplarda bulunanlara iltifat etmedik.Bununla bir hassa bugün çok müfterihim. Bundaki sırrı isabeti izah için derhal arzetmeliyim ki : bizim ilham menbaımız doğrudan doğruya bütün Türk Milletinin vicdanı olmuştur.Ve daima olacaktır.Bütün harareti , feyzi , kuvveti , vicdanı milliden aldıkça bu teşebbüsatımızda milletin hissi selimini rehber ittiaz ettikçe , şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonrada milleti doğru hedeflere isal edeceğimize imanımız kavidir.

      Hakiki inkilapçılar onlardır ki , terakki ve teceddüt inkilabına sevk etmek istedikleri insanların ruh ve vicdanlarındaki temayülü hakikiye nüfuz etmesini bilirler.Bu münasebetle şunu da beyan edeyimki , Türk Milletinin son senelerde gösterdiği harikaların , yaptığı siyasi ve ictimai inkilapların sahibi hakikisi bizzat kendisidir.Sizisiniz.Milletimizde bu istida-ı tekamül mevcut olmasaydı , bunu yaratmağa hiçbir kuvvet ve kudret kifayet edemezdi.Herhangi bir vaz’ı tekamülde bulunan bir kitlei beşeri , bulunduğu vaziyetten kaldırıp damdan düşer gibi filan mertebei tekamüle isal etmek ademi imkanı tabiisi muhtacı izah değildir.

      … Efendiler ! yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkilapların gayesi , Türkiye Cumhuriyeti Halkını tamamen asri ve bütün mana ve eşkali ile medeni bir heyeti ictimaiye haline irsal etmektir.İnkilaplarımızın umdei asliyesi budur… bu hakikatı kabul edemeyen zihniyetleri tarumar etmek zaruridir.Şimdiye kadar bu milletin dimağını paslandıran , uyuşturan bu zihniyette bulunanlar olmuştur.Herhalde zihinlerde mevcut hurafeler kamilen tardolunacaktır.Onlar çıkarılmadıkça dimağa hakikat nurlarını infaz etmek imkansızdır.Türbelerden , yalancı evliyalardan , ölülerden istimdat etmek medeni bir heyeti ictimaiye için şindir.

      … Mevcut tarikatların gayesi , kendilerine tabi olan kimseleri dünyevi ve manevi hayatta mazharı saadet kılmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin , fennin bütün şümuliyle medeniyetin muvahcehci şulebasında filen ve falan şeyhin irşadiyle saadeti maddiye ve maneviye arayacak kadar iptidai insanların Türkiye camiai medeniyesinde mevcudiyetini asla kabul etmiyorum.

      Efendiler ve ey millet iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler , dervişler , müritler , mensuplar memleketi olamaz.En doğru ve en hakiki tarikat , tarikatı medeniyedir.Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kafidir.Rüesayı tarikat bu dediğim hakikatı bütün vüzuhiyle idrak edecek ve kendiliklerinden derhal tekkelerini kapayacak , müritlerinin artık vasılı rüşt olduklarını elbette kabul edeceklerdir.

      Arkadaşlar ; huzurunuzda muvacehei millete beyanı teşekkür ederken hissettiğim ve gördüğüm hususatı olduğu gibi söylemeyi tarih ve vicdan karşısında vazife bilirim.

      Hükümeti Cumhuriyetimizin bir Diyanet İşleri Riyaseti Makamı vardır.Bu makam merbut müftü , hatip , imam gibi muvazzaf bir çok memurlar bulunmaktadır.Bu vazifedar zevatın ilimleri , faziletleri derecesi malumdur.Ancak bu yolda vazifedar olmayan bir çok insanlar da görüyorum ki , aynı kıyafet iktisasında berdevamdırlar.Bu gibiler içinde çok cahil hatta ümmi olanlarına tesadüf ettim.Bilhassa bu gibi cühela , bazı yerlerde halkın mümessilleriymiş gibi onların önüne düşüyorlar.Halkla doğrudan doğruya temasa adeta bir mani teşkil etmek sevdasında bulunuyorlar.Bu gibilere sormak istiyorum.Bu sıfat ve selahiyeti kimden , nereden almışlardır.Malum olduğuna göre milletin mümessilleri intihap ettikleri mebuslar ve onlardan teşekkül eden Türkiye Büyük Millet Meclisi , Meclisin itimadına mahzar Hükümeti Cumhuriyettir.Bir de mahalli müntehap belediye reisler ve heyetleri vardır.Millete hatırlatmak isterim ki , bu laubaliliğe müsaade etmek asla caiz değildir.Her halde sahibi salahiyet olmayan bu gibi kimselerin muvazzaf olan zevat ile aynı kisveyi taşımalarındaki mahzuru hükümetin nazarı dikkatine vazedeceğim.

      …İnebolu’da ve bazı yerlerde söyledim.Bugünün meselesi gibi mütalaa edileceğinden burada da bahsetmek istiyorum.Her milletin olduğu gibi bizimde bir milli kıyafetimiz varmış fakat gayri kabili inkardır ki taşıdığımız kıyafet o değildir.Hatta milli kıyafetimizin ne olduğunu bilenler içimizde azdır bile.Mesela karşımda kalabalığın içinde bir zat görüyorum.Başında fes , fesin üstünde yeşil bir sarık , sırtında bir mintan , onun üstünde benim sırtımdaki gibi bir caket , daha alt tarafını göremiyorum.Şimdi bu kıyafet nedir? Medeni bir insan alelacaip kıyafete girip dünyayı kendine güldürür mü?

      …Devlet memurları da , bütün millet de kıyafetlerini tashih edecektir.Fen , sıhhat noktainazarından ameli olmak itibariyle , her noktainazarından tecrübe edilmiş medeni kıyafet iktisa edecektir.Bunda tereddüte mahal yoktur.Asırlarca devam eden gafletin acı derslerini tekrarlamağa takat yoktur.Adam olduğumuzu , medeni insan olduğumuzu isbat ve izhar için icap edeni yapmakta taannüt adamlıkla kabili telif değildir.

      Arkadaşlar , Türk milleti çok büyük vakalarla isbat etti ki , müceddit ve inkilapçı bir milletdir.Son senelerden mukaddem de milletimiz teceddüt yolları üzerinde yürümeğe , içtimai inkilaba teşebbüs etmemiş değildir.Fakat hakiki semereler görülemedi.Bunun sebebini araştırdınız mı? Bence işe esasından , temelinden başlanmamış olmasıdır.Bu hususda açık söyleyeyim.Bir heyeti içtimaiye , bir millet , erkek ve kadın denilen iki cins insandan mürekkeptir.Kabil midir ki , kitlenin bir parçasını terakki ettirelim.Diğerini müsamaha edelim de kitlenin heyeti umumiyesi mahzarı terakki olabilsin? Mümkün müdür ki , bir camianın yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı semalara yükselebilsin? Şüphe yok ; terakki adımları , dediğim iki cins tarafından beraber arkadaşça atılmak ve iş terakki ve teceddütte birlikte Kat’i merahil edilmek lazımdır.Böyle olursa inkilap münteci muvaffakiyet olur.Memnuniyetle meşhudumuz olmaktadır ki , bugünkü nişvarımız hakiki icaba takarrup etmektedir.Her halde daha cesur olmak lüzumu aşikardır.

      …Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki , başına bir yemeni , peştamal veya buna mümasil bir şeyler atarak yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya bir yere oturarak yumulur.Bu tavrın mana ve medlülü nedir? Efendiler , medeni bir millet anası , millet kızı bu garip şekle bu vahşi vaziyete girer mi? Bu hal milleti çok gülünç gösteren bir manzaradır.Derhal tashihi lazımdır.

                                                                     
                                                                  
      İNEBOLU NUTKU


      Bana huzuru nezihanenizde söz söylemek fırsatını bahşettiğinizden çok bahtiyarım.Bunun izin size sureti mahsusa da teşekkür ederim.Derekap ilave etmeliyim ki , İnebolu’nun muhterem halkı beni çok samimi kabul etti ; hakkımda kalbi tezehüratta bulundu.Bunun bende tevlit ettiği memnuniyet hislerini Belediye Dairesinde ve Hükümet Konağında bilvesiyle söylemiştim.Fakat burada huzurunuzda bir defa daha bu memnuniyetimi ve samimi teşekküratımı ifade etmek benim için çok zevkli bir vazifedir.Müsaadenizle onu ifa edeyim :

      Arkadaşlar , ben sevgili memleketimizin hemen bütün aksamını gezdim , gördüm.Bütün vatandaşlarımızın büyük kitleleriyle yakından temas ettim.Bütün bu candan temasların bende bıraktığı silinmez hatıratı hürmetle yad ve tezkar ederken , beyan etmeliyim ki bu havalide , Çankırı ve Kastamonu havalisinde ilk defa olarak seyahat ediyorum.Samimi arkadaşlar bu havaliyi yakından görmek benim için mukaddes bir emel halinde idi.Bu emel şüphesiz memleket ve millet vezaifini vukuflu ifa noktainazarından aynı zamanda bir vazife idi.Onun için vilayet namına Ankara’ya gelen heyeti muhteremenin vuku bulan davetine memnuniyetli ve derhal icabet ettim.Bu noktada güzel ve yüksek bir tecelliyi ifade etmek , benim için çok medarı iftihar olacaktır.Benim şu veya bu sebeple tehir ettiğim mühim vazifeyi millet bana ihtar etmiş ve yaptırmıştır.Bunu milletin ruhu müşterekindeki ulviyeti irşadına parlak bir misal olarak zikretmeliyim.

      Efendiler ; Bu hitap münasebetiyle ufak bir noktayı tekrar edeyim.”Efendiler” dediğim zaman başka bir yerde olduğu gibi burada da bunun medlulü hanımefendiler ve beyefendiler.Efendiler , bu seyahatim ne isabet oldu , vasi ormanlarıyla , müteaddit ve mütenevvi madenleriyle Türkiye Cumhuriyetinin en mühim servet menbalarını ihtiva eden bu mıntıkayı yakından görmek benim için ne kadar istifadeli oldu.Fakat çok yüksek seda ile ifade etmeliyim ki , bundan daha çok daha kıymetli istifade bahş olan bu mıntıka halkına yakından temas etmek oldu.Bütün meşhudatım her noktainazardan beni çok bahtiyar etmiştir.Çankırı’dan Kastamonu’ya , Ankara’dan İnebolu’ya kadar bütün bu üçyüzelli kilometrelik güzergahta , bugün burada samimi huzurlarıyle şerefyap olduğum muhterem İnebolulularda gördüğüm tenevvür , yüksek zihniyet ve inkişaf derecesi cidden iftihara şayestedir.Cidden ehemmiyetle zikre şayandır.Güzel kalpli kardeşler ; bu bariz hakikatın aksini iddia edenlerin de , mevcudiyetini düşündükçe mütellim oluyorum.Bu gibiler millete kendi gafletlerini umumi zannetmek gafleti amikasındadırlar.Kendi dar zihniyetlerini vahidi kıyası tutarak milleti her türlü yüksek teceddütten mahrum etmeğe kalkışıyorlar.Milletin medeniyet ve insanlık yolundaki uzun hatvelerini durdurmak için adeta çırpınıyorlar.Fakat o gibiler niçin düşünmüyorlar ki , buna artık imkan kalmamıştır.

      Ey memleketini seven ve memleketi , milleti için hayatın fedadan çekinmemiş bulunan kıymetli vatandaşlar ; hep beraber bütün cihana sarih ifade edelim ki , bunca inkilabın şuurlu kahramanı olan bu millet , medeniyet güneşinin bütün hararetini almıştır , masetmiştir.Şüphe etmeğe mahal var mıdır ki , bu hararetin füyuzatı elbette emrivaki halinde mütecelli olacak , fışkıracaktır.Muhterem arkadaşlar , gerçi çok kısa bir zamanda seri ve kesif denilecek kadar siyasi , idari , içtimai inkilaplar yaptık.Yaptıklarımızın sü’rat ve kesafetinden ancak memnuniyetle ve bahtiyarlıkla bahsolunabilir.Çünkü bu böyle olmasaydı , kurtuluş ihtimali tehlikeye düşebilirdi.Emniyet etmek muvafıktır ki , ve böyle yapmak zarureti olduğu içindir ki , böyle yaptık.Artık bugün her şeyi anladığına kani olduğum muhterem vatandaşlar size sual tarzında bazı hitaplarda bulunacağım.Hakimiyetine sahip olan bu milletin başında bir dakika bile olsun bir sultanı bırakmak caiz olabilir miydi? Bunu sizden soruyorum (asla , katiyen sesleri).

      Benim sevgili kardeşlerim ; Fikir ve idrak sahibi olduğunu büyük hadisat ile isbat etmiş olan bu millet , Allah’ın gölgesi , peygamberin vekili olduğunu iddia küstahlığında bulunan halife unvanında ki gafillere , cahillere , riyakarlara vatanında , vicdanında yer verebilir miydi? Bunu sizden soruyorum (Haşa , katiyen sesleri).Ey büyük millet , cihan aileyi medeniyetinde mevkii ihtiram sahibi olmağa layık Türk Milleti , evlatlarına vereceği hırsı , vereceği terbiyeyi mektep ve medrese namında birbirinden büsbütün başka iyi nevi müesseseye takdim etmeğe hala katlanabilir miydi? Terbiye ve tedrisatını tevhid etmedikçe aynı fikirde , aynı zihniyette fertlerden mürekkep bir millet yapmaya imkan aramak abesle iştigal olmaz mıydı?

      Efendiler , Türkiye Cumhuriyetini tesis eden Türk halkı medenidir.Tarihinde medenidir , hakikatda medenidir.Fakat ben sizin öz kardeşiniz , arkadaşınız , babanız gibi haber vermeye mecburum ki medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı ; fikriyle , zihniyle medeni olduğunu isbat ve izhar etmek mecburiyetindedir.Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatiyle , yaşayış tarzıyle medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.Velhasıl medeniyim diyen Türkiye’nin , hakikaten medeni olan halkı baştan aşağıya vaz’ı haricisiyle dahi medeni ve mütekamil insanlar olduğunu fiilen göstermeğe mecburdur.Bu son sözlerimi vazih ifade etmeliyim ki , bütün memleket ve cihan ne demek istediğimi suhuletle anlasın.Bu izahımı heyeti aliyenize , heyeti umumiyeye bir sual tevtihiyle yapmak istiyorum.

      Bizim kıyafetimiz milli midir? (Hayır ,hayır sadaları)

      Bizim kıyafetimiz medeni ve beynelmilel midir? (Hayır , hayır sadaları)

      Size iştirak ediyorum.Hayır , hayır , hayır tabirini maruz görünüz.Altı kaval üstü şişhane diye ifade olunabilecek bir kıyafet ne millidir ve ne de beynelmileldir.O halde kıyafetsiz bir millet? Bu olur mu arkadaşlar? Böyle tavsif olunmağa razı mısınız arkadaşlar? (Hayır , hayır katiyen sesleri) Çok kıymetli bir cevheri çamurla sıvıyarak enzori aleme göstermekte mana var mıdır? Ve bu çamurun içinde cevher gizlidir.Fakat anlamıyorsunuz demek müsip midir? Cevheri gösterebilmek için çamuru atmak elzemdir ve tabiidir.Cevherin muhafazası için bir mahfaza yapmak lazımsa onu altından veya platinden yapmak icap etmez mi? Bu kadar açık bir hakikat karşısında tereddüt caiz midir? Bizi tereddüde sevk edenler varsa onların humk u belahatine hükmetmekle hala mı tereddüt edeceğiz? Arkadaşlar Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeğe mahal yoktur.Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için çok cevherli , milletimiz için layık bir kıyafettir.Onu iktisa edeceğiz.Ayakta iskarpin veya fotin , bacakta pantolon , yelek , gömlek , kravat , yakalık , caket ve bittabi bunların mütemmimi olmak üzere başta siperi şemsli serpuş , bunu çok açık söylemek isterim :

      Bu Serpuşun İsmine Şapka Denir.

      Redingot gibi , bonjur gibi , smokin gibi ,frak gibi … İşte şapkamız.Buna caiz değil diyenler vardır.Onlara diyeyim ki çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz.Ve onlara sormak isterim:

      Yunan serpuşu olan fesi giymek caiz olurda şapkayı giymek neden olmaz ve yine onlara , bütün millete hatırlatmak isterim ki , Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının kisvei mahsusası olan cübbeyi ne vakit , ne için ve nasıl giydiler? Bu noktainazara ait beyanatımı bitirmezden evvel birkaç kelime daha söylemek isterim.

      Efendiler , içtimai hayatın mebdei , ukdesi aile hayatıdır.Aile izaha hacet yoktur ki , kadın ve erkekten mürekkeptir.Kadınlarımız hakkında , erkekler hakkında söz söylediğim kadar fazla izahatta bulunmayacağım.Fakat bu mevcudiyeti ulviyeyi bilhassa huzurlarında müsamaha ile geçemem. Müsaade buyurulursa bir iki kelime söyleyeceğim ve siz ne söylemek istediğimi suhuletle anlayacaksınız.Esnayı seyahatimde köylerde değil bilhassa kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok kesif ve itina ile kapamakta olduklarını gördüm.Bilhassa bu sıcak mevsimde bu tarz kendileri için mutlaka mucibi azab ve ızdırap olduğunu tahmin ediyorum.Erkek arkadaşlar bu biraz bizim hodbinliğimiz eseridir.Çok afif ve çok dikkatli olduğumuzun müdrik ve mütefekkir insanlardır.Onlara mukaddesatı ahlakiyeyi kuvvetle telkin etmek için , milli ahlakımızı anlatmak ve onların dimağını nur ile , nezahetle teçhis etmek esası üzerinde bulunduktan sonra fazla hodbinliğe lüzum kalmaz.Onlar yüzlerini cihana göstersinler.Ve gözleriyle cihanı dikkatle görebilsinler.Bunda korkulacak bir şey yoktur.

      Arkadaşlar , sureti mahsusada telaffuz ediyorum.Korkmayınız , bu gidiş zaruridir.Bu zaruret bizi yüksek ve mühim bir neticeye isal ediyor.İsterseniz bildireyim ki bu kadar yüksek ve mühim bir neticeye vusul için lazım gelirse , bazı kurbanlar da verelim.Bunun ehemmiyeti yoktur.Mühim olarak şunu ihtar ederim ki , bu halin muhafazasında taannüt ve taassup , hepimizi her an kurbanlık koyun olmak istidadından kurtaramaz.Hanım ve Bey arkadaşlarım ; Size malumunuz olan bir hakikati kısa bir cümle ile tekrar arzedeceğim ; beni mazur görünüz.Medeniyetin coşkun seli karşısında mukavemet beyhudedir.O gafil ve itaatsizler hakkında çok biamandır.Dağları delen , semalarda pervaz eden , göze görünmeyen serattan yıldırlara kadar her şeyi gören , tenvir eden , tetkik eden medeniyetin muvacehei kudret ve ulviyetinde kurunu vustai zihniyetlerle , iptidai hurafelerle yürümeğe çalışan milletler mahvolmağa veya hiç olmazsa esir ve zelil olmağa mahkumdurlar. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti halkı mütemeddin ve mütekamil bir millet olarak ilelebet yaşamağa karar vermiş , esaret zincirlerini ise tarihti namesbuk kahramanlıklarla parça parça etmiştir.

                                                          ATATÜRKÜN VEDA KONUŞMASI

      31 Ağustos 1925

      Arkadaşlar !

      Muhterem Kastamonu halkının coşkun hislerini açık bir şekilde dile getiren arkadaşımızın sözleri, benliğimin üzerinde üzüntü ve heyecan meydana getirdi. Buna aynı samimiyetin, aynı derin hislerin vicdanımda  yükselttiği heyecanı anlatmakla karşılık vermek isterim.

      Arkadaşlar !•

      Benim için sizden ayrılmak çok acıdır. Arkadaşımızın ifade ettiği kesin mecburiyet olmasaydı, simdi buradan geri döner ve çok bahtiyar olurdum. Fakat emin olunuz ki size veda için elimi uzattığım laman; bu sizden uzaklaşmak için değil, sizinle temasımı bütün ömrümde hissetmek içindir. Teminat verebilirim ki, burada bulunmadığım ve birkaç yüz kilometre mesafede bulunduğum halde bile kendimi yine sizin içinizde imiş gibi hissedeceğim.

      Arkadaşlar !

      Çok yerde büyük tezahürata şahid oldum. İtiraf edeyim ki, burada tezahüratın samimi şiddetini tok yüksek gördüm. Buna özellikle teşekkür ederim. Bu samimiyet kitlesi karşısında söylemek istediklerimi dile getirmek çok güçtür. Biliyorsunuz ki samimiyetin lisanı yoktur. Samimiyeti ifade etmek mümkün değildir. O, gözlerden ve yüzlerden anlaşılabilir. işte size yüzümü, gözlerimi çeviriyorum. Bakınız, görünüz. Oradan anlayacaksınız ki, kalbim çok şiddetli bir muhabbetle çarpmaktadır. Hepinize derin bir muhabbetle veda ediyorum.





      yok YorumYorum yaz!Bağlantı

      21/8/2008 - KASTAMONU AŞIKLIK GELENEĞİNİN SON TEMSİLCİSİ İHSAN OZANOĞLU

      Kategori: Kastamonu

      İhsan Ozanoğlu

       


      DOĞUM TARİHİ: 1907 - 1981
      DOĞUM YERİ: KASTAMONU

      İhsan Ozanoğlu, âşıklık geleneğinin Kastamonu’daki son temsilcisi ve son saz şairidir. Fakat, Ozanoğlu, sadece bir saz şairi değil; aynı zamanda edebiyatçı, öğretmen, gazeteci, müzik ve din adamıdır.

      15 Nisan 1907 tarihinde Kastamonu’da doğan İhsan Ozanoğlu’nun babası Âşık Ahmet, Şabaniyye Dergâhının zâkirbaşıdır ve sesinin güzelliği ile döneminin ünlü bir mevlithânı olarak tanınmıştır. Âşık Ahmet 1910 yılında vefat etmiştir. Ozanoğlu’nun Annesi Hafıze Emine hanım da yine dinî mûsikî bilgisi, kültür ve birikimi ile aydın bir Türk kadını olarak yörede tanınmıştır. İhsan Ozanoğlu ilk dinî eğitimini annesi Emine hanımdan almıştır. Arapça ve Farsça bilen Emine hanım, oğluna Kur’ân okumayı öğreterek hâfız olmasını sağlamış ve bir çok dinî mûsikî eserini ezberlettirmiştir. Hafıze Emine hanım 1922 yılında hayata gözlerini yummuştur.

      Eğitim ve öğretimine Nasrullah İlk Mektebiyle başlayan Ozanoğlu bu okulu birincilikle bitirmiş, Darülhilâfet-ül Âliye Medresesine devam ederek sekizinci sınıfa kadar okumuş, ancak, bu medreselerin kapatılması üzerine, tahsiline İmam Hatip Mektebinde devam ederek buradan mezun olmuştur. Daha sonra, İstanbul Öğretmen Okulunu, dışardan sınavlarını vererek bitirmiş, öğretmen olarak atandığı 1928 yılından 1938 yılına kadar Kastamonu’nun Çayırcık, Çavundur ve Aksinir Köylerinde öğretmenlik yapmış, ardından bu görevini Kastamonu Abdülhakhamit İlkokulunda sürdürmüştür. Ayrıca uzun bir süre Kastamonu’daki İmam Hatip Lisesi, Endüstri Meslek Lisesi gibi okullarda edebiyat,müzik ve din dersleri vermiştir.

      İhsan Ozanoğlu 1946 yılında İl Halk Kütüphanesi Müdürü olarak atanmış ve 17 yıl süren bu görevinden 1963 yılında emekli olmuştur.

      Eğitim ve öğretim kurumlarında aldığı ilmi yeterli görmeyen Ozanoğlu, devrin ünlü âlim ve hocalarından özel dersler alarak kendisini yetiştirmiştir. Tefsir ve Hadis konularında Safranbolu’lu Vasfi Hoca’dan, âyin ve naatkârlıkta Ahmet Asım efendiden İcâzetnâme almış ve Arap diliyle ders okutmaya hak kazanmış, icâzetnâmesini bizzat kendisi Arapça kaleme almış ve ünlü hattat Emrullah Demirkaya’ya nesih yazı tarzı ile tebyiz ettirmiştir.

      Mürdiyye müderrisi Halit efendiden “Usûl” okumuş, Nasihât-ı hükemâ, Bend-i Attar, Gülistan ve Bostan adlı kitapları hatmetmiştir. Numâniye Müderrisi Salih efendiden “Mesnevî-i Şerif” okumuştur. Fatih Camii Başimamı Hâfız Ömer Aköz’den “Vücûh, Takrib, İlm-i İrtika, Usûl-i Fıkıh, Arap Nahiv ve Edebiyatı, Mantık, Beyan, Meâni, Aruz ve Ferâiz” okumuş, Fethullah efendiden dört yıl süreyle Fransızca, Arapça, Ermenice, muhtelif hocalardan da Farsça, İbranice ve Süryanice dersleri almıştır.

      Kütüphane Müdürü olarak görev yaptığı yıllarda, eski yazı metinleri üzerindeki çalışmaları sırasında, kûfi, reyhâni, sülüs, nesih ve tâlik gibi yazı stillerini öğrenmiştir.

      Şiirle küçük yaşlarda tanışmış, koşma ve semai tarzının önceliklerini öğrenmiş, hem halk hem de divan şiiri tarzında şiirler yazmıştır. 1923-1973 yılları arasında yazdığı klasik şiirleri içeren bir “divan” oluşturmuştur. İlmî çalışmalarına ara vermeksizin devam eden Ozanoğlu’nun çeşitli konularda ve özellikle Kastamonu kültür ve folkloruna ilişkin yüzlerce kitabı mevcut olup, ne yazık ki bunlardan çok azı basılı hale getirilebilmiştir. Külliyatının tamamı Kültür Bakanlığı arşivlerindedir.

      Ozanoğlu’nun dolu geçen yaşamında gazetecilik de ayrı bir yer tutar. Doğrusöz, Kastamonu, Birlik ve Yenises gibi gazetelerde ve çeşitli dergilerde yüzlerce makalesi yayınlanmıştır.

      Mûsikiye de şiir gibi çocukluğunda başlamış, Serkiz Ustadan Keman, Necmeddin Rıfattan Ud dersleri almış, uzun yıllar Tanbur çalmıştır. Mûsikîdeki üstadları; Neyzen Emin Dede, Karakadıoğlu Rıfat Bey ve Kompozitör Kemal İlericidir. Saz çalmayı Âşık Hasan’dan öğrenmiştir. Ozanoğlu öğretmenliği sırasında Keman ve Mandolin dersleri vermiştir. Nefesli sazlar dışında tüm enstrümanları çalabilen Ozanoğlu en son Divan Sazında karar kılmıştır. Doğu ve batı mûsikîsi esaslarına vakıf bir müzik adamı olan İhsan Ozanoğlu ayrıca nota ve saz dersleri de vermiştir.

      Hayatı ve sanatını özetlemeye çalıştığımız İhsan Ozanoğlu’nun tüm yönleri içinde elbette ki öne çıkan özelliği âşıklığı ve Âşık İhsan Ozanoğlu olarak anılmasıdır. Âşık Nihâni, Âşık Yahya, Âşık Dursun Cevlâni, Posoflu Âşık Müdâmi, Âşık Firkâni ve Âşık Hakkı Bayraktar gibi ünlü âşıklarla çeşitli tarih ve zamanlarda irticalen atışmalar yapan Ozanoğlu, 1942 yılında Kastamonu Halkevinde düzenlenen bir toplantıda, o tarihlerde Göl Köy Enstitüsünde türkü öğretmenliği yapmakta olan ünlü halk ozanı Âşık Veysel ile de irticalen bir atışma yapmıştır. Ozanoğlu 1975 yılı Ekim ayında Konya’da Âşıklar Bayramına katılmış, burada “en kültürlü halk ozanı” ve “Âşıklar Babası” seçilmiş ve ödüller almıştır.

      İlmi çalışmalarıyla beraber Kastamonu Kültür ve Sanatına olan hizmetini folklor araştırmacılığı yönüyle de sürdüren İhsan Ozanoğlu, Kastamonu Yöresine ait türkülerin ve halk müziği ezgilerinin TRT ve Devlet Konservatuvarları arşiv ve repertuarlarına kazandırılması konusunda “kaynak kişi” sıfatıyla emek vermiş, bu suretle yörenin kendine özgü folklorik ve kültürel yansımaları olan bu müzik eserlerinin zamanla unutulmasını ve kaybolmasını da önlemiştir. Adı geçen Kurumların arşivlerinde mevcut Kastamonu türkülerinin çoğu İhsan Ozanoğlu’ndan derlenmiştir.

      İhsan Ozanoğlu’ndan derlenen türküler arasında “Çanakkale İçinde Aynalı Çarşı, Benden Selam Olsun Bolu Beyine, Sıvastopol Önünde Yatan Gemiler, Mapushane Çeşmesi, Demirciler, Asker Katar Katar Olmuş Gidiyor” gibi türküler vardır.

      Hayatını kısaca anlatmaya çalıştığımız ve anısı önünde saygıyla eğildiğimiz İhsan Ozanoğlu 13 Şubat 1981 yılında vefat etmiştir.



      Hazırlayan: Can Ozanoğlu


      İHSAN OZANOĞLU’NUN ŞİİRLERİNDEN BAZILARI:


      HACI BEKTAŞ TÖRENİ

      Bağrımda teslim taşı,
      Nar’a urasım gelir.
      Hünkâr Hacı Bektaş’ı,
      Varıp sarasım gelir.

      Gönülde gözde Ali,
      Bâtında yüzde Ali,
      Olunca özde Ali,
      Divan durasım gelir.

      Odur ilmin kapısı,
      Yıkılmaz hiç yapısı,
      Onda gönül tapusu,
      Yüzüm süresim gelir.

      Hasan’a dil bağlarım,
      Şah Hüseyn’e ağlarım,
      Bir sel gibi çağlarım,
      Dağlar yarasım gelir.

      Ayım, yılım on iki,
      Sağım solum on iki,
      Nur kandilim on iki,
      Bezme giresim gelir.

      Ben garibim bu ilde,
      Ah çekerim saz elde,
      Hacı Bektaş gönülde,
      Kalkıp varasım gelir.

      Hasrete dayanılmaz,
      Sevdadan uyanılmaz,
      Sevilmeyen anılmaz,
      Her an göresim gelir.

      Bağrım dolu hicrandır,
      Sâki kadeh dolandır,
      Hayat düştür, gümândır,
      Hayra yorasım gelir.

      Bayırından dağından,
      Bektâşi toprağından,
      Erenlerin bağından,
      Gonca deresim gelir,

      Ozanoğlu bir candır,
      Hünkâr kaç kurbandır,
      Sâki tas tas dolandır,
      Kadeh kırasım gelir.

      İhsan Ozanoğlu bu şiiri Hacı Bektaş Törenleri sırasından irticalen okumuştur.


      ATAM’A DUA

      Korkunç bir salgın, kanlı bir akın
      Her taraf yangın, her köşe Ata!
      Narası halkın,feryâdı hakkın
      Olmuştu yakın, ta arşa Ata!

      Bitâb ü tüvân, düştük perişan
      Gönüller viran, yok elde derman
      Böyle bir zaman, Samsun'dan heman
      Doğup verdin can, her başa Ata!

      İhsansın Haktan, yükseldin şarktan
      Yarattın halktan, varlığı yoktan
      Kurtardın bizi sen, yok olmaktan
      Dilerim Haktan, bin yaşa Ata!


      SAZIM

      Deli bir bülbülsün yine bu gece,
      Dizimde inleyen, ağlayan sazım,
      Göksünde mızrabın yeli estikçe,
      Coşkun sular gibi çağlayan sazım!..

      Öksüz bir kuş gibi titrer kanadın,
      Kanlı bir sızıdır zârın, feryâdın.
      Saz değil, hasta bir gönüldür adın;
      Çaldıkça kalbimi dağlayan sazım !

      Senden aldı ozan bunca varını;
      Aşkım sende buldu lâlezârını.
      Gel ağlayalım, gel bırak yarını;
      Hey beni teline bağlayan sazım !..



      ŞEMSİ YASTIMAN’A

      Ben gerçeğin düşkünüyüm
      Öpülecek el isterim…
      Ben yolumun eşgünüyüm
      Doğru gider yol isterim.

      Çekmem yarın için kaygu
      Kemale yetmez bu duygu
      Sana var içimde saygu
      Ne para ne pul isterim

      Ozan çoktur dosta azım
      Sermest geçer kışım yazım
      Telsiz kaldı meydan sazım
      Senden takım tel isterim


      ŞEMSİ YASTIMAN’A

      Felek aldı ne var ise
      Sahan bitti tas’a geldi.
      Kol uzun lakin tel kısa
      Tek sarıdan tasa geldi

      Sazdır gönlümü arıtan
      Farkım yok hala arıdan
      Birisi üst alt sarıdan
      Tecellimiz..kısa geldi.

      Tek kol ile baş edilmez
      Tek ayak yola gidilmez
      Tipi var sayak güdülmez
      Usare yok pusa geldi.

      Sayma Şemsi!.. Gevezelik
      Gönlümüzde var tazelik
      İçilmez yoksa mezelik
      Keder gitti, gussa geldi.

      Yok! Ben yine pes diyemem
      Fakat hep ters es diyemem
      Hasma cengi kes diyemem
      Küse gider küse geldi

      Bizim sözlerimiz hezel
      Senin (âb-ı name)n çok güzel
      Sana Musa gibi ezel
      Kalemin bir âsâ geldi.

      Sen yassılar Yastımansın
      Söz, saz her işte yamansın
      Ehl-i kemal bir insansın
      Her sözün bir hıssa geldi.

       

      yok YorumYorum yaz!Bağlantı

      21/8/2008 - KASTAMONU DİVAN EDEBİYATI ŞAİRLERİ

      Kategori: Kastamonu

      KASTAMONU DİVAN EDEBİYATI ŞAİRLERİ

       

      Kültürümüzün temel taşlarından birisini teşkil eden Kastamonu, geçmişten bu yana pek çok uygarlığa kucak açmış ve uygarlıkların izlerini asırlar boyu sînesinde saklamıştır. Tarihin ilk dönemlerinden beri Etiler, Lidyalılar, Doğu Roma ve Osmanlı İmparatorluğu gibi devletler, bu bölgede hâkimiyet kurmaya çalışmış, bunun sonucunda da bölge tarihi dokusu içerisinde önemli bir kültürel merkez haline gelmiştir.1

      Edebiyatımızın İslâm uygarlığı çerçevesinde gelişen ve bugün "Klasik Edebiyat" ifadesiyle belirttiğimiz sürecin yansımalarını, geçmişten günümüze kültürel bir köprü oluşturan bu şirin Anadolu kentinde bulmak mümkündür.

      Bu yazımızda Kastamonu'nun dîvan şiirine olan katkılarını incelemeye çalışacağız. Osmanlı Devleti'nin önemli sancaklarından birisi olan Kastamonu, kültürel zenginliğini, dîvan şiirine kazandırdığı sanatçılarla ortaya koymuştur. Bugün geçmişin koridorlarını bizlere açan Şuarâ tezkirelerine ve bu yöndeki eserlere baktığımızda, gerek Kastamonu'da, gerekse çeşitli sebeplerle burada yaşamını sürdüren bir hayli divan şairinin varlığına tanık oluyoruz.

      Sehî'nin sadece Tâli'î, Latîfî ve Sun'î'yi Kastamonulu göstermesine karşılık Latîfî'nin, övüp bağlandığı şehrinden gösterdiği şairler hayli kalabalıktır.2 Latîfî sonraki dönemlerin tezkire yazarlarınca, bu tavrından dolayı yer yer eleştirilse de, devrine kadar Kastamonu'da yetişmiş pek çok şairi edebiyat dünyasına kazandırmakla önemli bir görevi yerine getirmiştir.

      Burada zikredeceğimiz şairlerin ortak yönü şiirle ilgilenmeleridir. Bununla birlikte toplumsal yapıdaki konumlarına baktığımızda kadı, şeyhülislam, âlim, müderris, müfti, nişancı, kazasker, müneccim, nâib, sipahi, kâtip, nakkaş, kethüdâ gibi çeşitli meslek erbabından kimseler olduğu görülmektedir.3

      Kastamonu'da doğup yetişmiş, görevleri gereği burada yaşamış, ya da yaşamlarının büyük bir bölümünü burada geçirmiş, sonuçta Kastamonulu olarak adlandırabileceğimiz dîvan şairlerinden tespit edebildiklerimizi alfabetik sırayla açıklamak istiyoruz:

      ÂFİTÂBÎ: Doğum yerini Sehî Tosya, Âşık Çelebi, Hasan Çelebi ve Riyâzî Merzifon, Latîfî ve Âlî ise Amasya olarak vermektedirler. II.Bayezid Amasya'da şehzâde iken musahibi olmuş, şehzâde Ahmed'in de hizmetinde bulunmuştur. Tasavvufa yönelmiş ve Amasya'da vefat etmiştir.4 Latîfî'ye göre renkli ve güzel şiirleri bulunmaktadır:5

      Matlâ: Yine diş yarası var sîb-i zenahdânında
                         Yine şeftalü yemişler gibi bostânında

      Diğer: Dilde kim sûz ola ney gibi nefesden bilinir
                        Hanenin şenliği içindeki sesten bilinir

      ANDELÎBÎ: Kastamonuludur. Hasan Çelebi ve Âşık Çelebi daha belirsiz bir ifade ile Anadoludan olduğunu söylemekle yetinir. İstanbulda imamlık yapmıştır. Sesinin güzelliğinden dolayı Bülbül Hasan sanıyla tanınmış ve bu yüzden de Andelîbî mahlasını kullanmıştır. Kaynaklar şiirlerinin değersizliği konusunda birleşmektedirler.6

      ÂRİF: Babası tanınmış kadılardan Kastamonulu Sâlim Efendi'dir. Reisü'l-küttâb Ârif Efendi sanıyla tanındı. Üçüncü defa nişancılık görevinden azledildikten sonra 18117de öldü. Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yazan şâirin bir de divanı bulunmaktadır.7

      Matlâ: İnayet her kime yüz tutsa isyânı nikâb olmaz
                        Güneş doğduk da zîra perde-i zulmet hicâb olmaz.8

      ÂRİF MEHMED EFENDİ: Kastamonu'da doğmuş, sonrada Hoca Neş'et Efendi'ye intisab etmiş ve İdris Ağa'nın kâtibi olmuştur. Hâcegân rütbesine ulaşmış, dîvan tezkireciliği, padişah kethüdalığı, Yusuf Ziya Paşa sadaretinde rûz-nâme hocalığı ve çavuşbaşılık yapmış, nişancı olmuştur.9

      BEYÂNÎ: Kastamonu'da doğan şair hayıtını kâtiplik yaparak geçirdi.Hat sanatında tanınmış olan şair, Yavuz Sultan Selim devrinde ölmüştür. Şiirlerinde cinas sanatını bol ve ustalıkla kullanmıştır. Latifelerinde hatır göze olup, çirkinlik ve mizaha kaçmamıştır. Son derece yetenekli ve olgun bir genç olarak tanınmıştır.10

      Matlâ: Dedim yolunda can versem hey âfet
                        Geçer mi minnete dedi ne minnet

      CÂMÎ: Kastamonu'da doğdu. Gezgin bir derviş olarak pek çok diyar gezdi. İran'a giderek Molla Câmî ile görüştü ve bir süre onun hizmetinde bulundu. Çok az konuşması ve halktan uzak yaşaması, mescit ve imaretlerde yatıp kalkması ile dikkat çekmiştir. Hasan Çelebi şiirlerini değersiz bulmaktadır.11

      Matlâ: Nice bir nefse uyup bu sege segbânlık edem
                         Yeridir fakr u fenâ mülküne sultanlık edem12

      DÂÎ: Kastamonu'da doğan şair, cami görevlisi olarak çalışmıştır. Fatih döneminde yaşamış ve İstanbul'un fethinde bulunmuştur. Şiirlerinde ilk dönem şairlerin yolunu izlemiştir. Duahanların okuduğu duaların çoğu onun eseridir. Matlâlarının çoğunda ya îham ya da cinas sanatını kullanmıştır.13

      Matlâ: Darb-ı âhım o kadar silleledi ey mâh göğü
                     Haşre dek döner ise gitmeye bir zerre göğü

      DİLÎRÎ: Kastamonu sancağında yetişmiş bir sipahidir. Kanuni devri şairlerinden olup mertliği ve cesurluğu ile tanınmıştır. Sipahi edası taşıyan gazelleri ve yiğitçe söylenmiş pek çok şiiri bulunmaktadır.14

      Matlâ: Arsa-i aşk ey gönül merdâneler meydanıdır
                        Kelleler topu o meydanın kılıç çevgânıdır

      FÂHİR: Kastamonu'da doğdu. Asıl adı Ahmet'tir. Öğrenimini tamamladıktan sonra müderrislik yaptı. Râmiz'in tespitlerine göre döneminde şiir ve inşâsıyla tanınmıştır.15

      FERİDE HANIM: Baharzâde kerimesi Kastamonulu olup 1837 de doğmuştur. Babasında arapça ve Farsça dersleri almış, hat sanatıyla uğraşmıştır. İcazet aldıktan sonra 8-10 kadar Kur'an ve bir o kadar da Muhammediye yazmıştır. 16 yaşında Kastamonulu Ali Ârif Efendi ile evlenmiş, eşinin rahatsızlanarak dört yıl sonra ölümüyle kendini okumaya ve ilmî çalışmalara adamıştır.1903 yılında 68 yaşındayken Kastamonu'da ölmüştür.16

      Matlâ: Fikr idüp baht-ı siyâhım katî yandım bu gece
                        Cevr-i dil-dâr ile cânımdan usandım bu gece

      DERVİŞ AHMED: Derviş Ahmed ya da Ahmed el-Garbî mahlasıyla şiirler yazmış olup Tosyalı olduğu rivayet edilmektedir.12.yy.da yaşadığı divanındaki bazı kayıtlardan anlaşılmaktadır. 16 yaşında taundan vefat eden oğlu için hece ve aruzla mersiyeler yazmıştır. Bu mersiyelerden eşinin oğlundan önce öldüğü, bir kızıyla bir oğlunun kaldığını ve sıkıntı içinde yaşadıklarını anlıyoruz. Bâki ve Nâbi'nin birer gazelini tahmis etmiş olan bu şâirin aruzla yazdığı şiirler oldukça başarılıdır.17

      İZZET EFENDİ: Tosyalı, mârifet sahibi bir zattır. Eğitimini İstanbul'da almış, şehzadelere hat sanatı hocalığı yapmıştır. Ârifâne ve mutasavvıfâne şiirleri bulunmaktadır. Hüner ve zerafet sahibi bir kişi olan şair, neyzenlikle de tanınmıştır. Avamil Mu'ribi ve Keşfü'l-İrab gibi eserleride bulunan şair, mûsiki sanatında "tarz-ı cedîd" adlı bir makamın da mucididir. Aynı makamın peşrevi de kendisinindir.18

      Matlâ: İzzetâ dem de geçer gam da geçer âlemde
                        Vaktini hoş geçirip şöylece eğlenmelidir

      Diğer: Terk eyle mâsivâyı gözet sırr-ı vahdeti
                        Benlik hayâlin eyleme zinhâr sen sen ol

      FERRUHÎ: Kanuni döneminde yaşayan Ferruhî, Kastamonu'da doğdu. Halinden memnun, güleç yüzlü bir mizaca sahip olan şair, görmüş geçirmiş, feleğin sillesini yemiş, laubali, tuhaf bir kişiliğe sahipti. Halk arasında tanınmış bazı matla ve kıtaları bulunmaktadır.19

      Matlâ: Âlemin çün güzerânüzre durur ayş-ı demi
                        Beni mesrûr u melûl etmeye zevk u elemi

      FUÂDÎ: 1560 yılında Kastamonu'da doğmuştur. Asıl adı Ömer olduğu için Ömer Fuâdî olarak da bilinmektedir. Şiirlerinde Fuâdî mahlasını kullanmıştır. Şeyh Şa'bân-ı Veli'nin müntesiplerinden Himmet Dede'nin oğludur. Çocukluk yıllarını Şa'bân-ı Velî'nin sohbetlerine katılarakgeçirmiştir. İlk tahsilini Kur'an mektebinde yaptıktan sonra medreseye devam etmiş, Arapça ve Farsça'yı bu dillerde ilmî, edebî ve tasavvufî eserler verecek düzeyde öğrenmiştir.

      Önceleri müfti müsevvitliği yaptıktan sonra Abdülbâki Efendi'ye intisap etmiş, onun vefatıyla da seyr u sülûkunu Muhiddin Efendi'den tamamlamıştır. On yedi yıllık müridlik hayatının sonunda Şa'baniyye tekkesine şeyh olmuştur. Bu süreçte pek çok hizmetlerde bulunan şair 1636 yılında vefat etmiştir.

      Sanatında öğretici unsurları ön planda tutan Fuâdî, nazım ve nesir otuza yakın esere imza atmıştır. Şa'bâniliğin tanınmasında çok önemli bir yeri olan sanatçı, âşıkâne söylediği şiirleriyle de devrinde ses getirmiştir. Eserlerinde daha çok mutasavvıf kimliğini ön plana çıkaran sanatçı, Kasîde-i Pendiyye gibi şiirlerinde, devrin aksaklıklarını, bozulan ve yozlaşan yönleri, sebep-sonuç ilişkisi içinde sorgulamakta herhangi bir sakınca görmemiştir.

      Halvetîlik içinde yetişip yoğrulan Fuâdî'nin şiirlerindeki en önemli yapı tasavvufi söyleme dayanmaktadır. O, hayal unsurlarından çok reel dünyadan aldığı kesitlerle meramını anlatma yoluna gitmiş, bunda başarılı da olmuştur. Şiirlerindeki akıcı söyleyiş bizlere, asırların gerisindeki Yunus'u çağrıştıracak derecededir. Bu türden beğendiği şiirleri, eserlerinin çoğunda yer almaktadır.20

      Matlâ: Gitti cismim geldi bir can yerine
                        Gitti cânım geldi cânân yerine

      Diğer: Mûra basma seni mârân ısırır
                    Körpe incitme ki arslan ısırır
                   Kıblenin ehlini tekfîr etme
                   Kâ'be hakkı seni kaplan ısırır
                   Gülü bülbülden ayırma zinhar
                  Elini hâr-ı gülistân ısırır  21

      FÜNÛNÎ: Kastamonu'da doğan şair, başkalarına ait şiirleri çalmakla tanındı. Kendisine ait mesnevilerin de olduğu bilinmektedir.22

      HÂKÎ: Kastamonu'da doğdu. İlk dönem Osmanlı şairlerindendir. Çandarlı İsmail Bey döneminde yaşadı. Divanı halk arasında meşhurdur.23

      HALÎMÎ: Kastamonu'da doğup yetişen şairlerdendir. Öğrenimini bitirdikten ya da yarıda bıraktıktan sonra İran'a gider. Dönüşünde Trabzon valisi olan Yavuz Sultan Selim'in musahibi ve hocası olur. Padişahla birlikte Mısır seferine katılır. Şam'da ölen şairin cenazesinde Yavuz Sultan Selim bizzat hazır bulunur. Hoş sohbet, Arap ve Fars edebiyatlarını iyi bilen Halîmî, muammâ çözmede ustaydı. Nazik gazelleri ve güzel şiirleri bulunan şair, şiirlerini kimseye göstermeyip sakladığından dolayı şair olarak devrinde pek tanınmamıştır.24

      Matlâ: Ol mihr-i ruh ki halkı yakan hüsnü tâbdır 
                        Germ olmasın mı yer yüzünün âfitâbıdır

      HAMDÎ: Kastamonu'da doğan şair, fakih, bilge ve dindar kişiler zümresindendir. Latifî'nin dedisidir. Fatih dönemi şairlerindendir. Zamanında çok tanınıp okunmuş ama sonradan unutulmuştur. Şiirleriyle tanına ilk Hamdî budur. Çok sayıda kaside ve gazeli ile mürettep divanı vardır.25

      Matlâ: Pertevinden yüzüne kimse nigâh eyleyemez
      Nazara ol eseri mihr ile mâh eyleyemez

      HARÎRÎ: Kastamonu'da doğdu. Dönemin önde gelenlerinden ve söz sultanlarının da en önemlilerindendir. İyi bir inşâ ustası, tarih düşürücü ve sanatın her alanında mükemmel ve iyi yetişmiş biridir. Zor muammâların çözülmesinde, Arapça ve Farsça karmaşık, anlaşılması güç muhayyel beyitlerin anlaşılmasında büyük maharet sahibidir. Kanuni'nin fetihlerini de yazan Harîrî'nin gazel söylemede pek o kadar mahareti ve yeteneği yoktu.26

       

      HASÎB: Kastamonu'da doğmuş ve Hüseyin Ferdi adlı bir şair tarafından yetiştirilmiştir. Divan kâtibi, Mısır muhasebecisi ve Baltacı Mehmed Paşa'nın vezirliği sırasında baş mukataacı oldu. Ali Paşa'nın Petervaradin sonucunu önceden fal yoluyla söylediği için Bozcaada'da hapsedildi. Söylediklerinin çıkması üzerine serbest bırakılıp görev verildi. Mora defterdarı iken öldü.27 Görevinden alınıp yerine Ördek İsmail efendi getirilince, vezir Ali Paşa'ya kızgınlığının ifadesi olan sert bir kaside yazmıştır. Aşağıdaki beyit bu kasideden alınmıştır:28

      Beni kaz avlayup Ördek Efendi yerime geçmiş

      Gönül şir-pençe-i şâhin ki gam da bestedir hâlâ

      İZZÎ: Kastamonuludur. Asıl adı Numan olup Şeyh Abdülaziz-zâde Efendi'nin oğludur. Medine'ye gitmiş ve orada otuz yaşlarındayken ölmüştür.29

      KIYÂSÎ: Kastamonu'da doğmuş olup Âşık Çelebi, Hasan Çelebi ve Âlî'ye göre asıl adı Kıyas, Riyâzî'ye göre ise İbrahim'dir. İstanbul'da öğrenimine başlamışsa da tamamlayamamıştır. Önce sipahi olan Kıyâsî, Saçlı Emir'in ölümünden sonra mülazım olmuştur. Naiblik, müderrislik ve kadılık görevlerinde de bulunmuş olup çeşitli şiirleri bulunmaktadır.30

      Matlâ: Hâkin gubârıyım senin ey gonca-leb nigâr
      Anma beni ki hâtırına gelmeye gubâr

      LATÎFÎ: 1490 yılında kendi ifadesiyle "cennete benzeyen yöre" olarak tasvir ettiği Kastamonu'da ddoğdu. Asıl adı Abdüllatif olduğu için Latîfî mahlasını kullanmıştır.Öğrenimini gördükten sonra kâtip ve muhasip olmuş, bazı imaretlerde görev yapmıştır. III.Murad devri başlarında Mısır'da ölmüştür.

      Latîfî Anadolu sahasında ikinci örnek olan şairler tezkiresini yazmıştır. Bu eser, türürnün en başarılı örneklerinden birisi olarak görülmektedir. Tezkiresinde kendine de yer vermiş, şiir ve şair hakkındaki görüşlerini açıklamıştır. Latîfî'nin bunların dışında divanı ve çeşitli eserleri de bulunmaktadır.31

      Beyt: Gele bir dem dala toprak dehânım
      Çürüye sebzeler gibi lisânım

      LÂYİHÎ: Kastamonu'da doğmuş ve öğrenimini tamamlayarak danışmend olmuştur. Ticaret hayatına atılmış ve gemiyle Hindistan'a giderken boğularak ölmüştür.32

      MAHVÎ: Kastamonu'da doğan Mahvî, köylü olmasına rağmen iyi bir öğrenim görerek kendisini yetiştirmiştir. Mülazım zümresinden olup oğlu ile karşılıklı şiir söyleşirdi. Âşıkane söylediği şiirleriyle tanınmıştır.33

      MUSTAFA: Tosya'da doğmuştur. Küçük Mustafa Efendi sanıyla tanınmıştır. Doğduğu şehrin adı Tusiyye'den geldiği için bazı şiirlerinde Tûsî mahlasını kullanmıştır. Arapzâde Efendi'den mülazım olan Mustafa, Semâniye medresesinde de müderrislik görevinde bulunmuştur.Dönemin tanınmış şairlerindendir. Enteresan ve az görülen ilmî olayları ve acayip latifeleri bir kitapta toplamıştır.34

      MUSTAFA ÇELEBİ: Tosyalı olup âlim ve şâir bir zattır. "Ahlaku's-Saltana" adında ahlâki bir eseri, "Selciye" manzumesi ve bazı şiirleri vardır. 1595'te vefat etmiş olup İstanbul'daki Kurşunlu türbede medfun bulunmaktadır. Şiirlerinde Tûsî mahlasını kullanmıştır.35

      Matlâ: Ser-i kûyunda olursa no'la eşkim sâil
      Su gibi ol bûy-ı servalçağa oldu mâil

      NÂDÎ: Kastamonu'da doğmuştur. Öğrenimini tamamladıktan sonra kâtip olarak çalışmış, III.Ahmed'in sadrazamı Arabacı Ali Paşa'ya baş tezkireci olarak tayin edilmiştir. Zamanla defterdarlık, Kahire'de bazı vezirlere divan efendisi, rikap kaymakamı, Mehmet Paşa'ya tezkireci ve Basra valisi Ahmet Paşa'ya kethüda olarak görev yaptı.1622 yılında Basra'da yaşamını yitirdi.36

      Matlâ: Ey perî gülçîn-i bâğ-ı vuslatın kimdir acep
      Bî-tekellüf nâilî cemiyyetin kimdir acep

      NEŞÂTÎ: Kastamonu'dan yetişen tımar sahibi şairlerden biridir. Emsalleri arasında parmakla gösterilen şairlerden birisidir. Sanatın çeşitli dallarında ehildir. Beğenilen çok sayıda gazel, kaside ve şiirleri bulunmaktadır.37

      Matlâ: Şevk-i la'linle dîde kan ağlar
      Mey içip kati mest olan ağlar

      NİHÂNÎ: Kastamonu'da doğan Nihânî kadılık görevinde bulunmuş ve gördüğü bir rüya üzerine bu görevinden ayrılmıştır. Mükemmel bir divan sahibi olan şair, Kanuni dönemi şairlerindendir. Şiirlerinde mutasavvıf yönü belirgin olarak göze çarpmaktadır. Aşağıdaki beyitler onun şiirlerindendir:38

      Sûfilik tâc ile abâ oldu
      Hayf kim marifet hebâ oldu

      Dâniş ü fazlı ehl-i ilm olanın
      Kaba dülbend ile kabâ oldu

      Ümerâ kapısında anın için
      Ulemâ abd-ı müşterâ oldu

      NÛRÎ: Kastamonulu olup kadılar zümresindendir. Eyüp'teki Dârü'l-hadîse ilk defa müderris olan Arap Çelebi'nin babasıdır. Fatih devrinde yaşamış ve üç dilde şiir söylemiştir. Eserleri ve şiirleri zamanla unutulmuştur.39

      Matlâ: Niceleri bu menzili cây-ı ikâmet sandılar
      İşbu hâristân-ı dehri bâğ-ı cennet sandılar

      RÂTİP: Tosya'da doğmuş olup, asıl adı Seyyid Ebu Bekir Efendi'dir. Öğrenim görüp kâtip olmuş ve hâcegân sınıfına katılmıştır. Hayatının sonlarına doğru Rodos'a sürgün edilen şair orada 1800 yılında ölmüştür.Nakşıbendi tarikatına mensup olan Râtib'in divanı bulunmaktadır.40

      SA'Dİ ÇELEBİ: Kastamonu'da doğmuş, iyi bir öğrenim görerek Samsunizâde Mehmed Efendi'den mülazım, müderris ve kadı olmuştur. Sahn müderrisliğinden İstanbul kadılığına ve oradan da şeyhülislamlığa yükselmiştir. Beyzâvî tefsirine ve Hidâye'ye şerh yazmış, şiirle ilgilenmiştir. Devrindeki yakınmaları dile getiren şu gazel onun inci saçan şiirlerindendir:41

      Gazel: Âleme doldu meserret lîk ben şâd olmadım
      Âh kim ben bende bir dem gamdan âzâd olmadım

      Ben nice alam arûs-ı baht u devletten murâd
      İki kadı askerin birine damad olmadım 

      Ömrümü kesb-i fezâilde abes harc eyledim
      Cehl ile ünvân bulup âlemde dil-şâd olmadım

      Matlâ: Sanma bu devri fâzıl u kâmil zamanıdır
      Öldü cihanda fazl işi câhil zamanıdır

      SENÂYÎ: Kastamonu'da doğdu. II.Mehmed döneminde camide na't-hân görevini yaptığından "Senâyî" mahlasını almıştır. İyi bir lügatçi, Farsçacı ve güzel şarkı söyleyen biriydi. Şiir alanında ise fazla yetenekli değildi.42

      Matlâ: Haddine benzemeyeydi güle kem derler idi
      Zülfüne benzemese sünbüle kem derler idi

      SIDKÎ: Tosya'da doğan Sıdkî'nin asıl adı Mustafa Paşa'dır. Önce divanda kâtiplik yapan şair, sonra sırasıyla tezkireci, reisü'l-küttâp ve nişancı olarak çalışmıştır.43

      SUN'Î: Kastamonu'da doğan şair Necati'nin öğrencilerinden olduğu için Necâti Sun'îsi diye tanınmıştır. II.Bayezid'in şehzadelerinden Sultan Mahmud'un divan kâtibi, onun ölümünden sonra da oğlu Sultan Orhan'a nişancı olmuştur. Kaside ve matlaları güzel olan şairin pek çok şiiri bulunmaktadır. Ama eserleri ziyan olduğu için pek tanınmamıştır.44

      Matlâ: Niçin gider gözümden kaddi hayâli anın
      Yerinde su mu çıktı o serv-i dil-sitânın

      Gazel: Ey dost çünki gördü cemâlin ayân uyûn
      Şerh eylemekte oldu anı bu zebân zebûn

      İns ü perî n'olur ki bu hüsn ü bu lutf ile
      Görse cemâlini ola hûr-i cinân cünûn

      İncinme cevr-i dehr-i cefâ-pîşeden gönül
      Dûnân bülend olur dahi ferzânegân nigûn

      ŞÂNÎ: Kastamonulu bilgin şairlerden tanınmış biridir. Kemalpaşazâde'den mülazım olmuştur. Bağdat seferine katılmış ve canını Kasr-i Şirin'de vermiştir. Nükteci bir mizaca sahip olan şairin şiirlerinde de bu özellik gözlenmektedir. Şirin'in hikayesini nazmettiği Ferhatnâme adlı bir esri bulunmaktadır.45

      Gazel: Ey felek meylin eğer câhil ü nâdâna ise
      Ben dahi tâ o kadar kâmil ü dânâ değilim

      Bana bu cevr nedir sâhib-i irfân sanıp
      Ehl-i fazl anladın ise beni hâşâ değilim

      Echel-i dûn u denîyim bana da bir nazar et
      Gayriden humk u belâhette de ednâ değilim

      İmtihan eyle beni cehl ile gelsin cehele
      Ki gabâvette bugün kimseye hemtâ değilim

      Mansıb olmak nic'olur göstereyim cühhâle
      Cehl ile şimdi hele dahi tüvânâ değilim

      ŞÂVUR: Bu da Kastamonu'dan ve kadı şairler grubundandır. Necâti'nin öğrencisi olup müderrislik ve kadılık görevlerinde bulunmuştur. Kanuni döneminde ölmüştür. Şiir ve musikide ustadır. Şiirleri Necâtî tarzındadır. Gazel müfretleri de bulunmaktadır:

      Matlâ: Gözlük tutarım görmeyeli rûy-ı nigârı
      Dört oldu gözüm yol gözedir görmeye yârı

      Diğer: Dolup gül yüzlü dilberlerle meclis döndü gülzâra
      Güle yer yok meğer yapıştıram penbeyle dîvâra

      Şâvur'un her ne kadar mizacı, sağlığı ve huyu yerli yerinde ise de ayakları biraz yere eğri basmaktaydı,yani topaldı. Kastamonu'nun Araç ilçesine kadı olduğu zaman Taliî şaka yoluyla şu beyiti söylemiştir:

      Beyt: Şâvur-ı a'rec kim bugün akzâ'l-kuzât olmak diler
      Bin yıl ki tahsîl eyleye Araç anın mi'râcıdır
      Şâvur ise bunu şöyle cevaplamaktadır:
      Ta'n eyler imiş bana ayaksız diyu câhil
      Nola ayagım yoğ ise her fende elim var46

      ŞEMSÎ: Kastamonu'da doğan Şemsî, Cenderecizâde olarak tanımıştır. Muhiddin Şemsî Efendi olarak da bilinmektedir. Meşhur sadrazam Hayrettin Paşa ahfâdındandır. Gençliğinde ticaret için İran'a gitmiş, dönüşünde ise Fatih ve Bayezid'e defterdar olmuştur. Üç dilde şiirleri olan Şemsî, 1492 yılında İstanbul'da vefat etmiş ve Süleymaniye türbesi kabristanına defnedilmiştir.47

      Matlâ: Vâr iken gülzâr-ı hüsnün gülsitâna bakmazam
      Mihr-i ruhsârın dururken âsumâna bakmazam

      Gazel: Güzelden umulan budur safâ pehlûya sarmaktır
      Güzellik olmadan zâyi' sezâ pehlûya sarmaktır

      Marîz-i aşka çün verdi tabîb-i leblerin şerbet
      Velî kanun-ı hikmette şifâ pehlûya sarmaktır

      Ne hoş hıfz eylemiş Şemsî kelâmullâhı sadr-ı yâr
      Anın gibi güzel sadr-ı revâ pehlûya sarmaktır

      ŞEMSÎ: Kastamonulu kadı şairlerdendir. Molla Şemsî-i Edvârî olarak tanınan Şemsî, Necâti'nin takipçilerindendir. Özellikle musiki konusunda eser ve beste sahibidir.48

      Matlâ: Atma tîr-i gamzeni peykân-ı dilden jeng alır
      İşidicek hem yaşım bu mâcerâyı renk alır

      ŞEMSÎ: Kastamonu'da doğdu. Camide na't okumakla görevli bir zat idi. Kanuni döneminin ilk zamanlarında ölmüştür. Musiki ilminin ustası ve eşsiz bir besteciydi. Şiir ve muamma çözmede de yetenekliydi.49

      Matlâ: Vermesin hatt-ı ruhun âyine-i kalbe keder
      Ol gubârı koma mir'ât-ı izârında gider

      ŞEYDÂ: Riyâzi Kastamonu'da, Ahdî Rumeli'de, diğer kaynaklarda ise İstanbul'da doğduğu ileri sürülmektedir. Manisa'da oturdu. Âşık Çelebi'nin has öğrencisi ve kâtibi olduğu için Âşık Çelebi şeydâsı olarak tanındı. Şeyhî Efendi'den mülazım oldu. Kanuni dönemi şairlerindendir. Çok şiir yazmış olan Şeydâ, divan sahibidir.50

      TÂLİÎ: Kastamonu'dandır. Şiir alanında söz sultanı ve herkesin beğendiği bir kimsedir. Latîfî, Necâtî'ye denk bir şair olarak göstermektedir. Şiirlerinde atasözü ve deyimleri kafiye yapmış ve o güne kadar kullanılmayan redifleri kullanmıştır. Şiirlerinde tercüme, çalıntı, alıntı ve tazmin yoktur. Sultan Selim devrinde İstanbul'da yeniçeri katibi olmuştur.51

      Matlâ: Akl durmaz gece gündüz let urur beynimize
      Ki kudûret bıraka aşk ile mâbeynimize

      TÜRÂBÎ: Kastamonu'da doğan şair, Şeyhî'nin muasırlarındandır. Çeşitli konularda kendini yetiştirdikten sonra tasavvufa yönelmiştir. Hadis ve tefsirle uğraşmış, vaizlik yapmıştır. Mezarlıklarda yatıp kalkan şair, tekke duvarlarına yazılar yazmıştır. Sehî, Sultan Cem'e hoca olduğunu ve hazineden maaş aldığını söyler. Şiirleri didaktik ve tasavvufidir.52

      Matlâ: Var mıdır bir sır Hudâdan anda ki sır olmaya
      Kâfir ü mü'minde ey dil görme bir şahsı tehî

      ZAÎFÎ: Kastamonu'da doğmuştur. Asıl adı Mehmed Çelebi olup Hocazâde sanıyla tanınmıştır. Danışmentliği sırasında üne kavuşmuştur. Âlim şairlerden biri olup, ilmî çalışmalarını bırakıp Nakşıbendi tarikatına girmiştir.53

      Matlâ: Cân u dil vaslından özge bir temennâ bulmadı
      Dîde dîdârından özge bir temâşâ bulmadı

      ZEYNEP: Kastamonu yöresinde yetişmiş, kadınlar arasında az rastlanan meşhur biridir. Son derece yetenekli bir yapıya sahipti. Farsça ve Türkçe şiirler yazıp Sultan Mehmet adına Divan tertiplemiştir. Aşağıdaki tanınmış gazel de onundur:54

      Gazel: Keşf et nikâbını yeri göğü münevver et
      Bu âlem-i anâsırı firdevs-i enver et

      Depret lebini cûşa getir havz-ı kevseri
      Anber saçını çöz bu cihânı muattar et

      Hattın berat yazdı sabâya dedi ki tez
      Var milket-i Hıtâ ile Çîn'i musahhar et

      Âb-ı hayât olmayıcak kısmet ey gönül
      Bin yıl gerekse Hızr ile seyr-i Sikender et

      Zeyneb ko meyli zînet-i dünyaya zen gibi
      Merdâne var sâde dil ol terk-i zîver et

      Sonuç olarak yukarıda biyografilerine yer verilen şairlerden de anlaşılacağı gibi Kastamonu, kültür ve edebiyat tarihimizin teşekkülünde önemli bir misyon üstlenmiştir. Asırların getirdiği kültürel mirasın birikimi olarak algıladığımız bu tür yansımalar, edebî hayatımız açısından son derece önemlidir. Kastamonu kültürel fonksiyonunu, geçmişte olduğu gibi bugün de tarihi sorumluluğu ve bilinci içinde yerine getirme çabasını sergilemektedir. Bu çabalar sonucu, hem bu şirin Anadolu kentinin kültürel kimliği yeniden şekillenecek, hem de millî kültürümüze önemli katkılar yapılacaktır.

       

      yok YorumYorum yaz!Bağlantı

      21/8/2008 - AŞIK KEMALİ

      Kategori: Kastamonu


      AŞIK KEMALİ

      Dostum celaline razı ol gönül
      Vardır bir celalin cemali derler
      Cevrü cefa çekmek ne yaman müşkül
      Çekenin nicolur ahvalı derler

      Saf besaf halların bin canlar değer
      Ey canların canı ey hüsnü Enver
      Biraz dost kadrini vasfetsem eğer
      Hayli meddah miskin KEMALİ derler


      Kemali, Kastamonuludur. Adı, Mustafa'dır. Kemali mahlasını,
      saza başladıktan sonra almıştır.

      Babası, Cebrail mahallesinden mantar oğlu İbrahim idi.
      Mustafa doğduğu zaman,babası Kastamonu Kalesi
       sipahilerinden bulunuyordu.

      Şimdi, tek bir bekçi kulübesi bulunan kalede, o zaman 20-30 ev vardı. İşte Mustafa 1821 yılında bu evlerden birinde doğdu. Ve 12 yaşına kadarda babasıyla beraber kalede kaldı.

      Küçük Mustafa,kalede otururken, her Kastamonulu gibi, dört yaşında dört aylık mektebe verildi. Ve şimdi cumhuriyet ilk mektebi olan ve o zaman yarebci adını taşıyan mektebe devama başladı; Yarebci hocası Hamdinin babasından okudu. Burayı bitirince medreseye devam etti. Medriye medresesinde Müderris Hacı Ahmet den okudu.

      Sipahiliğin kaldırılmasından sonra, babası,sanatı olan bakırcılığa dönmüştü. Mustafa, medreseyi ikmal etmedi; babasının yanına girdi, bakırcılığı öğrenmeye başladı. Fakat babasının yanında pek az kaldı.

      O zamanları Kastamonu her taraftan gelen dertli, Emrah gibi usta ve diğer ikinci derecedeki saz şairlerinin gelip oturdukları, saza, söze çok meraklı bir muhitti. Memlekette yetişen her delikanlı, bu şairlerin etkisi altında kalıyor, büyük şairlerin toplantılarına sahne olan Kastamonu da, her delikanlıda saz çalmak ve söylemek hevesi uyanıyordu. Müstaid olanlar, istidalarını inkişaf ettiriyorlar, istidadı olmayanlarda beceremedikleri bu işten vazgeçmek zorunda kalıyorlardı.

      İşte Mustafa da bu Kastamonu delikanlılarından biriydi. Memlekete her şair geldikçe, onları dinlemekten kendini men edemedi. Bu sahadaki istidadı, onda sazı bırakmak değil, bilakis üstüne fazla düşmeyi icap ettirdi. Babasının çok kızmasına rağmen, saza ve söze olan sevgisi sanatına galebe çaldı. Daha 17-18 yaşındayken babasının mesleğini bıraktı; saz alemlerine karışmağa, saz omuzda mey ve mahbub alemlerinde dolaşmağa başladı.

      İlk zamanları, kendisi bir ustaya çırak verildi, o usta ile üç , dört ay birlik çaldı. Az zaman içinde kendi kudretini, kendi inkişaf ettirdi ve ondan sonra usta çıktı. En nihayet o da aşık oldu, aşıklar meclisinde yer aldı. En sonunda da Kastamonu da ve Anadolu’nun pek çok tanınan ve sevilen aşıklar sırasına geçti. Kemali mahlasını aldı. Ömrünün sonuna kadar da aşık olarak kaldı.

      Aşık Kemali, Kastamonu da yalnız değildi. Emrah’ın çıraklarından hemşerisi Meydani vardı. Çok zaman beraber çaldılar ve bir çok seyahatlerini birlik yaptılar.

      Oğlunun anlattıklarına göre, Kemali, Anadolu’nun bir çok yerlerini dolaştı. Bilhassa Çankırılılar Kemali yi çok seviyorlardı. Bugün bile Çankırı da yaşamakta olan şiirleri vardır.

      Şair, Ankara, Konya, İzmir, Samsun ve diğer bir çok vilayetler ve havalilerinde seyahatler yaptı. Oralarda pek çok saz şairiyle, bilhassa, Ispartalı Saydi, Zileli Kürt Ceyhuni, Gedayi, Çankırılı Nuri, Kayserili Rüştü ve diğer birçok saz şairiyle tanıştı ve onların muhitlerinde kendisini sevdirdi.

      Şair yedi, sekiz defada İstanbul’a gitti. İki defasında Meydani ile birlikte gittiler. İstanbul çok defa tavuk pazarında çaldı. Bir defada Abdulazizin sünnet toplanan üçyüz aşık içine girdi ve orada seçilen birkaç şair arasında bulundu.1

      Şair, seyahatlerin den döndüğü zaman da Kastamonu da boş durmaz, gelen şairlerle olsun, yahut Meydani ile birlik olsun, tekke altında ve öteki kahvelerde saz çalmakla vaktini geçirirdi. Oğlu Hasan, Emrah ile birlikte de çok saz çaldığını ve söz söylediğini anlatmaktadır.

      Kemali, Konyalı Yesarı baba ile de çok sevişirdi. Hatta iki şair, diğerlerine nazirelerde yaparlardı.

      Şair, bir defa da, Vali Hamdi paşanın musırrane daveti üzerine Konya'ya gitti. Hamdi paşa Kastamonu valisi iken Kemali yi çok severdi.Kendisi de şairdi. Konya’ya gittikten sonra Kemali yi çağırdı ve altı ay kadar Konya dan Salı verdi.

      Konya da kaldığı müddetçe, kendisinden hoşlananlar , meram bağlarında şerefine pek çok mey be mahbub alemleri, saz ve söz eğlenceleri tertib ettiler.

      Kemali, bir defa da Kırşehir’e gitti. Fakat orada, dedesinin bile tarikatı olan, babasının da bizzat inabe ettirdiği ve kendisinin de bir çok mersiyeler yazdığı Sadi tarikatını bıraktı.Ve

      Kurban oldum, o meydane girince
      Hayyal ebed buldum, ikrar verince.
      Kemali güşuma telkin edin ve,
      Hacı Bektaşı Veli hünkara düştüm


      Koşmasında da itiraf ettiği gibi Bektaşi oldu .Ve bir daha onu bırakmadı.Yeni tarikatı ve piri hakkında bir çok mersiyeler yazdı . Ve

      Dönmeyiz ikrardan asla Kemali aşkile.
      Hacı Bektaşi Veli hünkardır, ararımız.


      Diyerek ölünceye kadar Bektaşi kaldı.

      Kemali fakir bir adamdı. Serveti yoktu. Babasının ocağını terk ettikten sonra, çok sevdiği (Çöğür) ünün yüzünden (ala külli hal) bulabildiği bir lokma ekmek ve bir kadeh mey ile ömrünü geçirdi. Bütün hayatınca da fakir kaldı.

      Ülfet mi edef, ehli geda ile ganiler,
      Anlar bu fena çifei dünyaya ilişdi.


      Sözleriyle de ifade ettiği gibi zenginlerin fakirlere karşı aldığı hodbinane tavırlara kızar onların ihtirasları hiç hoşuna gitmezdi. Ve daima,

      Göçüp namü nişandan varmıdır yopkluk devlet gibi.


      Sözleri ile fakir kalmayı tercih eder ve

      Alemde Kemali hele bir şeye ilişmez,
      Ta (bezmü elest) den beri mevlaya ilişti.

      Beyitlerinde söylediği gibi mütevekkil kaldı. Yalınız sevdiği ve üzerine en çok düştüğü bir ihtirası vardı:
      Mey ve mahbub.

      Bütün ömrünün devamınca bu iki şeyin arkasından koştu.Ve bu iki şeyi sayıkladı. Mey ve mahbub bulduğu zaman ,kendisini dünyanın en neşeli ve en zengin adamların dan biri olarak görür,olmadığı zaman da dünyanın en kederli ve yaşamaktan usanmış bir adamı sayardı.

      Şu şiirler bunu çok güzel ifade etmektedir.

      Susamış laline canım efendim, mey ver ey saki
      Gözetle nevbetin geldikçe, sun peymanı doldur ha!

      Mey içüb, mahbub sevmektir. Kemali adetin.
      Bu pazarda bundan özke kisbu karım yok menim.

      Bekleriz, nöbetimiz, badeyi sun dolu dolu.
      Teşneler, saki sana hem bu kadar bekle demez.


      Kastamonu’nun bu içli şairi,kendisine iyilik edenlere karşı hiçbir zaman hürmetten başka bir his taşımadı.

      Kendisinden çok iyilik gördüğü Vali Hamdi paşaya, Konya dayken şu medhiheyi yazmıştı

      Terabhum sahibisin, hiç misalin yok bu dünyada.
      Yaz sürdüm mübarek hakipaya, bunda Konyada
      ………………………………………………….
      Anınçün vasfi şanın eylemek uşşakına elzem.
      Emekdarın, duacındır. Kemali kemterin her dem.
      Veliyyü nimetin, devletlü sultanım efendimsin.


      Kemali gittiği her yerde hem saz hemde sözün güzelliğinden hemde iyi ahlaklı kanaatkar,alçak gönüllü olamasın dan büyük taktirler görüyordu.

      Edebi iktidarı hakkında söylenen sözlerden hoşlandığını.

      Her kim okusa, dinlese erbabı Kemali.
      Derler bu senin nazın ile eş’arama tahsin.


      Kalendarisi de göstermektedir.

      Kemali riyayı hiç sevmemiş, her zaman doğru özlü,doğru sözlü bir adam olarak kalmıştır. Aynı zamanda kimse hakkında kötü fikir taşımaz, ve

      Ne senden kimse incinsin, ne sen bir kimseden incin.


      Fehvasına göre hareket eder ve hiçbir kimseyi incitmemeğe çalışırdı Halim, selim, sakin ve Kamil bir insandı. Bunu eserlerinde de görmek mümkündür. Onun için neşrettiğimiz eserlerinde, münhasıran aşkdan, fakrdan, dem, mey ve muhabbetten başka şeylerden söz eden parçalara tesadüf olunmamıştır.

      Yalınız her mütasavvif şair gibi, Kemali de erbabına taş atmaktan ve bir parçacık olsun onların aleyhlerine söylemekten kendini alamamış ve tesiri altında kaldığı Derdli, Emrah gibi şairlerin yaptığı gibi onları (zahit, sofu) gibi tabirlerle küçük düşürmek istemiştir. Fakat bir çok şairleri, hassaten Emrah ve Derdliyi telkin etmeye çalışan ulema, Kemaliye de ilişmişlerse de, ötekilerine yaptıklarının onda birini bile Kemaliye yapamamışlardır.

      Kemali, edebi meslek itibarile Emrah ve Derdliden müteessir olmuştur. Aynı zamanda, Fuzuliyi, Nedimi ve diğer bir çok divan edebiyatı şairlerini de okumuş ve onlarında çok tesiri altında kalmıştır. Mesela Nedimin,

      Mesti nazım kim büyüttü böyle bir perva seni.


      Mısrasıyla gazeline yazdığı ,

      Sevdi gönlüm aşk ile Kameti bala seni


      Naziresile,
      Fuzulinin,


      Gözüm canım efendim, sevgilim devletlü sultanım.


      Diye biten gazeline ,

      Veliyyü nimetin, devletlü sultanım efendimsin.

      Mısrasıyla bitmekte olan gazeli,yarım bir tanzir bile olsa, buna açık misal olabilir.
      Yalnız sonraları girdiği Bektaşiliğin edebiyatından da mütessir olmuş ve bir çok nefes ve koşmalar yazmıştır.

      Kemali, oniki telli (çöğür) adı verilen bir saz çalardı. Sesi Davudi idi ve çok güzeldi.
      Söylediği şiirlerin herhalde neşrettiklerimizden fazla olduğunu kati olarak tahmin ediyoruz.

      Kemalinin usta olduktan sonra, bir kısım aşıklara ustalık ettiği tahmin olunmaktadır. Bil hassa Kastamonulu saz şairlerinin sonuncusu olduğu söylenen Fevzinin ustası idi. Fevzi, kendisinden hayli feyz almış ve bilhassa tarih düşürmeği Kemali den öğrenmişti.

      Kemali hayatında bir defa evlenmiştir. Biri kız biri erkek iki çocuğu olmuştur.Kızı ölmüştür, oğlu sağdır. Hasan adındaki oğlu son zamanlara kadar eskicilik etmekte idi.Bugün yetmiş yaşında olduğu için evde, damadı İstanbullu terzi Nasıhın yanın da oturmaktadır.

      Kemali artık ihtiyarlamıştı. Fakat gönlü her zaman gençti. Yaşının altmış beşi geçmiş olmasına rağmen bir türlü seyahatlerden vazgeçmiyor ve mütemadiyen saz omuzda dolaşıyordu.

      O sırada Çankırı’ya göz açıcılar gelmişti.Dostları Kemaliye (hep merak ediyoruz bir defada senin gözünü gösterelim) dediler.

      Göz açıcılar kemalinin de gözlerine baktılar. Ve (dumanı kaldıracağız) diye zavallı şairin gözüne mil saldılar. Fakat mil dumanı kaldıracağı halde bebeği örseledi.Şair büsbütün rahatsız oldu. Ve bir müddet daha Çankırı da kaldı.Gün geçtikce gözü görmez oldu.Ve büsbütün körleşti.

      Kemali, ihtiyarlığını ve seyahate tahammül edemeyeceğini anlayınca, Kastamonu da oturmağa karar verdi. Kastamonu da sağ gözü de hastalandı. Hekimlere gösterdiler ; ona da çare bulamadılar. O da kapandı. O sırada karısı da ölmüştü.Artık iki gözden mahrum bir şekilde inziva köşesine çekildi, sazı ve sözü bıraktı; mey ve muhabbetten bahsetmez oldu.

      Fakat kendisini sevenler, maluliyet zamanında da Kemaliyi salıvermediler. Hiç değilse evine kadar giderek zorla birkaç kadeh mey içirerek gözden mahrum şaire çaldırttılar, söylettiler ve dinlettiler.

      Şair böylece üç sene kadar evinde kaldı. Ve nihayet ecelin pençesi onunda yakasına yapıştı. Yetmiş bir yaşında olduğu halde 1892 yılında kara topraklara kadar götürdü.

      Kemali baba Kastamonu’nun şarkındaki Ahmed Dede kabristanına gömüldü. Mezarı kitabesini de şakirdi ve dostu Kastamonulu şair Fevzi yazdı:

      Beldemizin Çöğür şairlerinden aşıkı hoşgü Kemali babanın sengi mezarına:

      Bia Arifü Edibin Ömrü zevali buldu
      İlanı mevteylleüb Ahir Visali buldu
      Hünkar Hacıbektaşın Hasmürüdi idi
      Serçeşmei rizadan Feyzü zülali buldu
      Bu şairi sühansaz sırrın
      Virdi zeban ederdi Nakdi visali buldu
      Tarihi irtihalin Yazdı muhibbi Fevzi
      (Hak, Dost) deyüb de Aşık Kemali buldu

      yok YorumYorum yaz!Bağlantı

      8/8/2008 - KASTAMONU MANİLERİ

      Kategori: Kastamonu


      KASTAMONU MANİLERİ

      Azdavay'ın balına,
      Yapışmış kestene dalına,
      Cide'denmi geliyon,
      E, gız salına salına...

      *********************************

      Tarlayı ot basmış orak isder,
      Tarhana gabarmış dorak isder
      Düğün günü tepsi tepsi börek isder,
      Gasdamonu'luyu sevmek yürek isder...

      *********************************

      Pınarbaşı'nın yolu,
      Her yanı gözel dolu,
      Burda da sevdalanan,
      Vallahi şaşırır sağı solu..

      *********************************

      Tosya'nın asması ezeli var,
      Diyarın basması gazeli var,
      Anlata anlata bitmez,
      Gasdamonu'nun güzeli var...

      *********************************

      Gaya dibi gatmeri,
      Al goynuna yat beni,
      Benden gözel varısa,
      Garyoladan at beni

      *********************************

      Garanfil deste deste
      Beni bubamdan iste,
      Bubam beni vermezse
      Gıratı iyi besle...

      *********************************

      Gıratı iyi besle...
      Gız görümcenden gendüğü sakın,
      Görümcesi olan gözel gızlar,
      Hepiniz derdinize mum yakın….

      *********************************

      Dörkenide cırık var.
      Oğlan bu yarayı sar.
      Sarmaz isen şayet sen,
      İnan sarar başga yar

      *********************************

      Ağlı da vardır kale,
      Bakmaz isen bu kele,
      Şunu iyi bil gülüm
      Yar etmen başga ele... 

      *********************************

      İhsanğazi oldu, Mergüze,
      Düğünümüz olsun bu güze
      Eğer buban vemeyon derse.
      Giderüz biz de başğa düze…

      *********************************

      İnebolu da tahda gayık,
      Anam, yağ çıkartdımı yayuk
      Vallahi hile yapmayuz biz.
      Şindiki garılar uyanuk

      *********************************

      Yapağı goydum döşeğe,
      Semer de vurdum eşeğe
      Ulan seni sevdim emme
      Sen de, benzeyon köçeğe…

      *********************************

      Daday da ötdü ibi,
      Tencerenin dutdu dibi
      Gaypaklık etme gözelim
      Bak deperin, beğir gibi…..

      *********************************

      Elimde galem yazar.
      Dilim, kötüye azar
      Çekin ipimi benim,
      Kuyumu dostlar gazar

      *********************************

      DaşköPage Rankingü'nün de bendini,
      Gız ağır satma gendini.
      Bak bubamdan habar geldi
      Ben caydım, sen bul denğini

      *********************************

      avula da tokmak vurur,
      Gara gız incelmiş gurur
      Anası veceyin dedi.
      Salak oğlan neye durur

      *********************************

      Gül açmış yaylasında
      Bal da vadu tasında,
      Araç da gız sevenin
      Saç galmaz gafasında


      *********************************

      Olukda su vadu
      Gız eteğin dardu,
      Gışın gel deme bana,
      Ilğaz'da gar vadu…..

      1 YorumYorum yaz!Bağlantı

      31/7/2008 - KASTAMONU HORMA KANYONU

      Kategori: Kastamonu

      ...Horma Kanyonu...


                Küre Dağları Tabiat Parkı içerisinde yer alan Horma Kanyonu; Pınarbaşı İlçesi’nin Ilıca köyünde yer alıyor. Avrupa’nın en yaşlı ormanlarının arasında ve doğa harikası bir coğrafyada yer alan kanyon, akvaryumu andıran derin göllerden ve irili ufaklı şelalelerden oluşuyor. Çıkışında Ölüdeniz’i andıran doğal havuzuyla Ilıca Şelalesi’nin bulunduğu kanyon geçişi oldukça keyifli ve diğerlerine göre daha kolay. Kaya blokların izin vermediği birkaç noktada yüzerek ilerlemek gerekiyor. Metrelerce derinlikteki suyun dibini görebileceğimiz kadar temiz olan dere bazı noktalarda su kemerini andıran kaya oluşumlarının arasından geçiyor. Bu noktalarda ya tırmanmak ya da suyla birlikte dar deliklerden kendimizi bırakmamız gerekiyor







      1 YorumYorum yaz!Bağlantı

      16/7/2008 - KASTAMONULU ŞEHİT ŞERİFE BACI

      Kategori: Kastamonu

      KASTAMONULU ŞEHİT ŞERİFE BACI


      Millî Mücadele yıllarına bir göz atacak olur isek; bu yılların milletin varlığı ile yokluğu noktasında var olmak için geçen her alandaki mücadelelere sahne olduğu görülür. Basın yayından eğitime, ticaretten tarıma kadar ya her şeyi ile kendi tercihleri doğrultusunda hareket edecek bağımsız bir millet olacak veya birilerinin diktesine girecek ve dümen suları doğrultusunda hareket edecektik. Bu bakış açısında görülen bir kısım mütareke basını, misyoner okulları, mandacılar ile diğer yanda “Ya istiklâl ya ölüm!” diyen “İstiklâl-i Tam” diyen millî duruşa sahip bir kesim de mevcuttu. Öncelikli kavga bu kesimelr arasında oldu. Daha sonra milletin kendi menfaatlerini görmesi ile kavga asıl mecrasına yani sömürgeciler ile savaşmaya gelmişti. Bu noktada da görev bütün millete düşüyordu.Bütün Anadolu geçmişinden bugüne millî duyguları yoğun yaşayan insanların yerleştiği memleketlerden birisi olmuştur. Anadolu’da erkeği kadını aynı duygularla ve aynı inançla yüklenmiştir. Cephede vatanı, milleti, namusu, dini için erkeği süngü süngüye çarpışırken Anadolu’da analarımız, ninelerimizin boş durması, olaylara tepkisiz kalması düşünülemez. Nitekim Anadolu’nun hemen her yerinde Millî Mücadele bayraklarını taşıyanlar veya en büyük destek Anadolu kadınından gelmiştir. Kastamonu’da Şehit Şerife Bacı, Halime Çavuş, ve diğerleri. Bu kervanın birer yolcusudurlar.
      Şerife adı Kastamonu yöresinde dillere destan olmuş bir addır. Bizim ailemizde de bu adla halam vardır. Adı yaşatmak kadar fikri yaşatmak da önemlidir. Şerife bacıyı bu derece önemli kılan ve gönüllere yerleştiren fikir ise Mehmet Akif Ersoy’un “İstiklâl uğruna ya Rab ne güneşler batıyor” dizesinde geçtiği gibi seve seve batmasını adadığı bir davadır. İstiklâl uğrunda İnebolu’ya üstün gayret ve özveri ile gelen cephaneyi kağnılar ile Ankara’ya oradan da cephelere, oğluna, kocasına, kardeşine Anadolu kadını taşımış, elinden gelen gayreti göstermiş, gerektiğinde de şehitlik şerbetini içmiştir. Şerife Bacı da en güzel bir ifade ile vazifeşinaslığın ender örneklerinden birini göstererek soğuk kış günü donarak şehit olmuştur.
      İnebolu’ya gelen cephaneyi ve naklini Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün cephede “Gözüm Sakarya’da, Dumlupınar’da, kulağım İnebolu’da” sözleri gayet güzel açıklamaktadır. İnebolu-Ankara yolunun adının İstiklâl Yolu olarak adlandırılması için imza kampanyaları da yapılmıştır. Bu önemine baktığımızda Kastamonu’nun erkeği cephede süngü süngüye ölüm kalım savaşı verir iken arkasında bıraktığı eşi, bacısı, anası da imece usulü ile İnebolu’dan cephaneyi Ankara’ya taşıyordu. Şerife Bacı bu analardan sadece birisidir.
      Tarih 1921 Aralık ayı mevsim kışın en çetin hüküm sürdüğü günlerdir. Şerife Bacı İnebolu’dan aldığı cephaneyi Kastamonu’ya taşımaktadır. Kağnıda cephaneler sırtında çocuğu vardır. Hava yağışlıdır. Cephanelerin ıslanmaması gerekir. Fedakar birer anne olan Anadolu kadını ve burada Şehit Şerife Bacı, Millî Mücadele uğruna gelecekteki çocukların yaşaması için, çocuğunun üzerindeki battaniyeyi alır cephane üzerine örter. Kastamonu Kışlası önüne kadar gelmiştir. Cephane yerine ulaşmıştır. Hem cephaneyi hem çocuğunu korumak uğruna her ikisi de şehit olmuşlardır.
      Şerife Bacının anısına Kastamonu Valiliği önünde bir heykeli yapılmış, bir heykeli de Ankara Kızılay’dadır. Seydiler Belediye Başkanlığı Cumhuriyet’in 50. yılında belediye binası önüne Şehit Şerife Bacı’nın rölyefini yaptırmış, ana caddeye de adını vererek ismini ölümsüzleştirmiştir. Şerife Bacı hem Seydiler’in ham Kastamonu halkının hem de Türk Milletinin kalbindeki yerini almıştır. Böyle analarımız oldukça istikbâlimiz de istiklâlimiz de açık olacaktır.

       

      yok YorumYorum yaz!Bağlantı

      16/7/2008 - ŞEHİT ŞERİFE BACI

      Kategori: Kastamonu

      ŞEHİT ŞERİFE BACI


      Kurtuluş Savaşı'nda eli silah tutanların cephede olduğu sıralarda İnebolu'ya çıkarılan silah ve cephanelerin Kastamonu üzerinden Ankara'ya ulaştırılmasında yaşlı erkeklerle kadınların da insanüstü çalışmaları olmuş, tarihe geçmişlerdir. Bu tarihe geçen kadınlarımızdan biri de Seydilerli Şehit Şerife Bacı'dır. Şerife Bacı 1921 yılının çetin kış şartlarının hüküm sürdüğü Aralık ayında sırtında çocuğu, önünde kağnısı ile İnebolu'dan Kastamonu'ya cephane taşırken, Kastamonu Kışlası önüne kadar gelmiş, mermileri ve çocuğunu korumak uğruna donarak şehit olmuştur İnebolu sahilinde Kastamonu yolunun başladığı yerde arnavut kaldırımı döşeli bir parkın içindeki Şehit Şerife Bacı Anıtı bulunmaktadır. Anıtın plaketinde "Bu anıt İstiklal Savaşı şehitlerinden Şerife Bacı'nın anısını Cumhuriyet çocuklarına anlatmak için Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman tarafından armağan edilmiştir. 4 Aralık 2001" yazılıdır. Şehit Şerife Bacı adı Kastamonu'da Seydiler'de, İnebolu'da Kurtuluş Savaşı'nın kadın kahramanlarını simgeliyor.

      2 YorumYorum yaz!Bağlantı

      8/7/2008 - KASTAMONU RESİMLERİ 2

      Kategori: Kastamonu

      KASTAMONU 




      KASTAMONU KASTAMONU KASTAMONU KASTAMONU KASTAMONU





      KASTAMONU KASTAMONU KASTAMONU KASTAMONU KASTAMONU






      KASTAMONU KASTAMONU KASTAMONU KASTAMONU KASTAMONU

      yok YorumYorum yaz!Bağlantı

      <- Sonraki Sayfa ->

      Hakkımda

      TÜRKİYE GERÇEKLERİ TÜRKİYEDE YAŞAMAK TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE

      Bağlantılarım

      Ana Sayfa
      Profilim
      Arşiv

      Kategoriler







      KIZIL KARANFİLLER

      Yayılıyor dalga dalga
      Aşarak mapus duvarın
      Direnişin sesiydi
      Gök gürlemesiydi
      Kolkola kenetlenmiş neferi
      Yürüdüler en ön safta
      Kucaklayarak ölümü
      Teslim olmadılar
      Geri durmadılar
      kararımız kesindir dedile
      Kaydı dört yıldız art arda
      Yararak yoz karanlığı
      Dimdikti başları
      Yiğit yoldaşların


      TÜRKİYE


      ÜÇ YİĞİT YÜREK

      Bizim harmanlarımız masmavi olur
      Buğdayımız başağımız denizdendir
      Deli rüzgarlarımız devrimden eser
      Gece korkar öfkemizdendir
      Şimdi gözlerimiz çoban ateşidir
      Karşı dağlarda hem çok uzak hemde çok sıcak
      Darağacına inat ayak seslerimiz
      Ölüm hem tuzak hem alçak
      Ayaktadır dağlar taşlar ilkbahar
      Ayaktadır tüm sokaklar meydanlar
      Bindağda milyon defa yeşeriyor üç çiçek
      Sevdalı delikanlı yeşeriyor yeşerecek üç çiçek
      Kapkara bir gecede yanar barikatlar
      Gümbür gümbür çarparken üç yiğit yürek
      Kavganın rengidir kızıl dere
      Özgürlüğün günü artık gel
      Şimdi gözlerimiz çoban ateşidir
      Karşı dağlarda hem çok uzak hem de çok sıcak
      Darağacına inat ayak seslerimiz
      Ölüm hem tuzak hem alçak
      Ayaktadır dağlar taşlar ilkbahar
      Ayaktadır tüm sokaklar meydanlar
      Bindağda milyon defa yeşeriyor üç çiçek
      Sevdalı delikanlı yeşeriyor yeşerecek üç çiçek


      TÜRKİYE


      ÜLKEM

      Bir ülkem var düşlerimde gördüğüm
      ama düşlerde bile
      hep hüzünlü hep ölümlü türkülerde
      bir ülkem var düşlerimde gördüğüm
      adını koyamadığım
      yaşayamadığım ülkem
      yıldızlar kadar uzak
      yine yıldızlar kadar yakın
      ve ağlamak kadar içimde
      bir ülkem var düşlerimde gördüğüm
      senin için dağları yıkacağım
      koşacağım rüzgarlara inat
      şafak vakti çıkacağım dağlarına
      ve uğrunda öleceğim ülkem
      sana döneceğim ülkem
      sürgündeki çocukların
      demircinin çıraklarıyla döneceğim
      ve adını koyacağım
      bir ülkem var düşlerimde gördüğüm"


      TÜRKİYE


      EYLEM GÜZELİM

      Nice Ölümler Yaşadık Gülümseyerek
      Yürek Direttik Barikatlarda
      Gözlerini Aradık Sevgilinin
      Eylem Seslerimiz Yankılandı Dağlarda
      Sevgilim Eylem Güzelim Benim
      Yitik Bir Ülkeyi Korumaya Değil
      Yeniden Kurulacak Bir Ülkeyi
      Aşkla Örmeye Benzer Devrimci Olmak
      Hükümlü Sohbetlere Adın Yazılsın
      Varsın Dağlı Desinler Ardından
      Yüreğinde Direncinin Baharın Yeşert
      Yıkılsın İçindeki Yılgınlığın Ateşi
      Sevgilim Eylem Güzelim Benim
      Yitik Bir Ülkeyi Korumaya Değil
      Yeniden Kurulacak Bir Ülkeyi
      Aşkla Örmeye Benzer Devrimci Olmak
      İşte Zamanı Geldi Ayrılmaların
      Susma, Bir Gerilla Gibi Dimdik An Beni
      Yüreğim Yıldızlaşan Yumruğum Benim
      Direnç Gülü Oldun Sen Gökyüzünde
      Sevgilim Eylem Güzelim Benim
      Yitik Bir Ülkeyi Korumaya Değil
      Yeniden Kurulacak Bir Ülkeyi
      Aşkla Örmeye Benzer Devrimci Olmak


      TÜRKİYE


      RÜZGARLA BİR

      Hangi Günün Gecesidir
      Yazı Kışta Bulan Bilir
      Gün İçinden Görünmeden
      Günü Suya Salan Bilir
      Dağlar Düze İner Birden
      Aşkı Sonsuz Kılan Bilir
      Rüzgarla Bir Olan Bilir
      Göl Göl Olur Damda Biri
      Çentik Atar Günlerine
      Sel Sel Olur Diğerleri
      Güneş Güler Tenlerine
      Biri Bine Döner Birden
      Yolu Yakın Kılan Bilir
      Rüzgarla Bir Olan Bilir
      Rüzgar Çocuk Sesleriyle
      Mavi Bir Düş Kurar Gökte
      Sözde Türkü Dalda Çiçek
      Olur Açar Her Yürekte
      Gözden Perde İner Birden
      Düşü Gerçek Kılan Bilir
      Rüzgarla Bir Olan Bilir


      TÜRKİYE


      SENİNLE BİZ

      Ötekilere bıraktık
      Güneşi karşılamayı
      Nasıl, nasıl ama nasıl isterdik
      İsterdik biz de yaşamayı
      Erken öleceğiz seninle biz
      Şafaktan önce öleceğiz
      Madem ki biz Partizanız
      Zincirinin halkasıyız
      Erken ölceğiz seninle biz
      Şafaktan önce öleceğiz
      Anımsar mısın seninle
      Gece nasıl vedalaşmıştık
      Silah sesleriyle yüklüydü gece
      Nasıl heyecanlıydık nasıl
      Kulağımız yüreğimizde


      TÜRKİYE


      DENİZ KOYDUM ADINI

      Nerde kendini bilmez çocuklar,
      Bir sabah öylece çekip gittiler,
      Çınladı alkışlar kör sokaklarda,
      Yankısı kime kaldı?
      Deniz koydum adını,
      Kederi bende kaldı,
      Uzak köyler kurdum birbirine,
      Denizine aldandım.
      Acın surlarında ateşler yaktım,
      Vuruldu şehirler, soluksuz kaldı,
      Kendine çekildi bütün zamanlar,
      Gölgeler orda kaldı.
      Deniz koydum adını,
      Kederi bende kaldı,
      Uzak köyler kurdum birbirine,
      Denizine aldandım.
      Çılgın zamanlarda yaşamak bize düştü;
      ölümün acımasızlığı her zamankinden beter..
      Gidenler, gelenler, düşenler..
      Ah zamanın sonsuzluğunu anlamayanlar,
      Düştuk yola, güzel şeyler bulmak umudu ile,
      Işıkları ile büyük şehirler yol oldu bize,
      İz sürdük yalnızlığa..


      TÜRKİYE


      SEVDA TÜRKÜSÜ

      Adın deler dağ başında karları
      kokun aşar dereleri yarları
      çiçek çiçek kuşatırsın
      dağları telli duvak
      dağları mor salkımlı dağları
      dağları güneş güneş
      dağları...
      sevmek demek kavga demek bilirim
      türkü türkü şiir şiir soylerim
      senden uzak yaşamayı neyleyim
      özlem özlem
      yasak yasak
      neyleyim
      yaprak olur savrulursun yellerde
      destan olur soylenbirsin dillerde
      damla damla suzulursun gullerde
      ozlem ozlem
      gullerde
      sevda sevda
      gullerde...


      TÜRKİYE


      BİR GÖRÜŞ KABİNİNDE

      Ne kadar da ufalmış bedenin
      gözyaşıma sığdın sen
      açlık mı yemiş ömrünü yavrum
      al sütümü iç kızım
      saçların beyazına mı
      sakladın alevini
      yoksa güneş sende mi batıyor
      batıyor geceleri
      eriyen bedenimi düşünme
      göğü giydim üstüme
      yüzünü asma kederine anam
      yiğitler bitmez bizde
      bir ateş olup yaksa da gidişiniz
      analar biter mi
      ölüm toplasa da çiçekleri
      çiçekte tohum biter mi


      TÜRKİYE


      SİZ ÖGRETTİNİZ

      Yaşamak ne, ölmek ne,
      Zulme boyun eğmemek ne
      Eşit özgür bir hayatı
      Zindanda savunmak ne
      Siz öğrettiniz...
      Onur ne, adalet ne
      Halkını, yurdunu sevmek ne
      Ölümün koynunda umudu
      Can vererek büyütmek ne
      Siz öğrettiniz...
      İnanmak ne, bağlanmak ne
      Sosyalizme adanmak ne
      Gün gelince vatan için
      Kahramanca dövüşmek ne
      Siz öğrettiniz...


      TÜRKİYE


      ÖLÜMSÜZ

      Biz ki en sağır kulaklara sevdalar fısıldardık
      sabah serinliği taşırdı ezgilerimiz
      kan uyku infazlar için kapılar çaldığında
      burçlarımızda kefenleri kana bulayıp
      kollarına sardık rüzgarın
      ölüm çaresiz kalıp çığlıklar attı arkamızdan
      o büyük sevdayı bu kadar umutlu
      bu kadar namuslu taşımak için
      tereddüt etmedik eğilmedik
      kanımızla yazılacaktı umudun şiiri
      adını koymuştuk özgürlüğün
      bir kez çıkmıştı ağzımızdan söz
      ve biz pimi çekilmiş yürekle
      dalmıştık karanlığın ortasına
      dilimizde kurtuluş türküleri mataramızda ab-ı hayat
      ve düşerken
      özgürlük renginde bir gülüş vardı yanağımızda


      TÜRKİYE


      SEVGİ KUŞUN KANADINDA

      Sevgi gözümün kökünde yavrucuğum
      Sevgi ne göğün yüzünde
      Sevgi ne yerin dibinde
      Sevgi kuşun kanadında
      Sevgi başucumda
      Ölüm denizin kıyısında anacığım
      Ölüm göğün yüzünde
      Ölüm yerin dibinde
      Ölüm dişimin kovuğunda
      Ölüm soluk alışımda
      Ölüm başucumda
      Sevgi ırak değil içimizde sevdiceğim
      Sevgi soluk alışımda
      Sevgi ırak değil içimizde
      Sevgi kuşun kanadında
      Sevgi başucumda


      TÜRKİYE


      DAĞLAR ATAMADIM SEVDAMI

      Ne güneş yüzü gördüm
      Ne de gökyüzü gördüm
      Derde düştüm beter oldum heder odum ben
      Laf anlamaz söz dinlemez oldu gönlüm
      Dağlar atamadım sevdamı
      Dağlar atamadım sevdamı
      Dağlar atamadım sevdamı
      Dağlar sevdamı söküp söküp atamadım ben
      Güne gün ömre ömür
      Gün gelir gece çürür
      Tomurcuklar ve çiçekler
      Düşer ardına yürür


      TÜRKİYE


      BİLMELİSİN

      Bu yol bizim yolumuzdur
      Gidip geri dönmemek var
      Kalanlarla yola devam
      Umut bizim ışığımız
      Sıra kimde belli olmaz
      Ümit bizim ışığımız
      Bilmelisin bilmelisin ümitsizlik yok
      Sana hoşçakal diyemem
      Ama şimdi gitme vakti
      Yüreğimde çanlar vurur
      Kalbim sökülüyor sanki
      Yüreğinde hasret biter
      Ümitsiz olma yeter
      Gidip de dönmemek var dönüpte görmemek var
      Bu bir veda şarkısıdır yüzüne el sürmemek var
      Bilmelisin bilmelisin ümitsizlik


      TÜRKİYE


      HASRET TÜRKÜSÜ

      Uzundur bu yollar
      Giderim gözüm kara
      Sanmaki dönmem sana
      Beni bekle...
      Seni ben alam..!
      Olaki vurulmuşum
      Senden beterim yalnız...
      Vurulmuşum dağ başında
      Nöbetteyim...
      Sevdalı..!
      Yaralıdır canı yüreğim...
      Hasretinle erir giderim...
      Seni nasıl unutsun bedenim..?
      Gözüm dalar gariplenirim...
      Vurulmuşum besbelli
      Dolanmışım yar beline
      Bir türkü tutturmuşum
      Ağlamaklı hasrete ...
      Yaralıdır canı yüreğim...
      Hasretinle erir giderim...
      Seni nasıl unutsun bedenim..?
      Gözüm dalar gariplenirim..!


      TÜRKİYE


      EYLÜL

      Beni çoktan aştı bu acı
      düştü yüzümden bin kahır
      oturup düşünüyorum
      darbelerin tozunu
      yaşadım diyorum ya ben sana
      birikiyor umutlarım
      kaldı tortuları
      en güzel anıların
      eylül geçmiş kapımızdan
      süpürmüş kalıntılarını ışıkların
      o güneş parlıyor hala
      ay yine bizim


      TÜRKİYE


      ALDI GİTTİ

      Baskın yemiş bir evsem dağılmışsam
      Tutuklanmış kitapsam yakılmışsam
      Bir çift turnaya benzerdi gözleri
      Göğüm öksüz kaldı bakar ağlarım
      Aldı gitti neyim var neyim yoksa
      Kalanlarsa yalım yalım yangınsa
      Bu can bu bedenden ayrılmıyorsa
      Daha çok, hasrete yanacak ömrüm
      Bu can bu bedenden ayrılmıyorsa
      Daha çok acıyla yanacak gönlüm
      Yaktım koca ömrü zaaflı bir anda
      Yarla baharımı kışlara gömdüm
      Eğdim dağ basımı onun önünde
      Yetmedi ardından bakar ağlarım


      TÜRKİYE


      ACIYA GÜLMEK

      Öpüyorsam ayrılığı gözünden
      Söküyorsam yüreğimi göğsümden
      Geçiyorsam gözlerinin içinden
      Geçiyorsam bir çiçeğin özünden
      Sana olan sevdamdandır bilesin
      Meğer ne yalnızız insan olmuşsak
      Yaprak gibi dalda sessiz solmuşsak
      Yeri gelmiş acıya da gülmüşsek
      Yeri gelmiş ayrılığa gülmüşsek
      Sana olan sevdamdandır bilesin
      Karşılıksız sevebilmekse sevda
      Gerçek seven küle dönmüş her çağda
      Elim kolum bağlanmışsa kıyında
      Seydunayım gebermişsem kıyında
      Sana olan sevdamdandır bilesin


      TÜRKİYE


      ÖMÜR GÖZ

      Sen gittin ömrüm boşaldı
      ağzımda dilim yandı
      elim dizim kırıldı
      ömür gözlü cerenim
      eylül de bitti gidince
      şiir de itti hüzün de
      içim çürüdü gizlice
      ömür gözlü sevdiğim
      gönlüme saz ol
      dilime söz ol
      ömrüme yaz ol
      ömür göz, cerenim, ömür göz
      bahçeme bağ ol
      sineme tar ol
      gel mene yar ol
      ömür göz, sevdiğim, ömür göz"


      TÜRKİYE


      GÜNÜN İLK IŞIĞI

      Günün ilk ışığı vurunca dağlara
      Soluğun alırım rüzgarlardan
      Açarım kanatlarım buğulu bir mavzerden
      Dolu dizgin gözlerine
      Günün ilk ışığı vurunca tenime
      Sıcağın alırım başaklardan
      Kömürlü ellerim uzanır göçüklerden
      Dolu dizgin özgürlüğe
      Günün ilk ışığı vurur koyaklara
      Haberin alırım yoldaşlardan
      Al bir pınar olmuş gülbahçe bedenin
      Gülümser sevdamıza


      TÜRKİYE